Mobilemenu
Profile

Can İnelli: Çok Amaçlı Macera İnsanı

Öncellikle seni tanıyabilir miyiz? Birbirinden ilginç alanlarla ilgileniyorsun: rüzgar sörfü, pilotluk, aşçılık ve fotoğrafçılık…

1990 yılında İzmir’de doğdum. Küçüklüğüme dair en eski anılarımda Çeşmealtı’nda adalara gider ve ailecek balığa çıkardık. Bu sayede denize olan ilgim gelişti. Daha sonra Çeşme’de yelken ve sörfe başladım. Yemek pişirme kısmı ise ailemin Girit göçmeni olmasından dolayı diyebilirim. Ege otları ve deniz ürünleriyle iç içe büyüdüm. Tabi küçükken bunlar önüme hep hazır sunulduğu için sadece işin yeme kısmıyla ilgilenir ama gerisini merak etmezdim. Ta ki üniversite eğitimim için yurt dışına gidip yalnız yaşamaya başlayana dek. 2009 yılında İzmir Amerikan Lisesi’nden mezun olup üniversite eğitimim için Almanya’ya gittim. Karlsruhe Institute of Technology’de makine mühendisliği eğitimi aldım. Bu sırada diğer bir tutkum olan havacılığı ilerletmek için uçuş dersleri de aldım. Fotoğraf konusuna ise ilk olarak sörf yaparken GoPro ile çektiğim görüntülerle başladım. Daha sonra bunu bir tık ileriye taşıyıp uçuşlarım sırasında havadan çekim yapmak ve hazırladığım tabakların fotoğraflarını çekmek için profesyonel bir makine aldım ve kullanmayı öğrendim. Ayrıca astronomi bilimine olan ilgim nedeniyle geceleri şehirdeki ışık kirliliğinden kaçıp gök cisimlerini izlemeye giderim. Şehir içindeyken kapkaranlık gördüğümüz gökyüzü aslında canlı bir tablo gibi. Bu muhteşem görüntüleri paylaşmak için yaklaşık 2 sene önce astrofotoğrafçılık konusuna da merak sardım. Kısacası hayattan maksimum haz almaya çalışan bir yıldız tozuyum!

Öncelikle rüzgar sörfünden başlayalım. Alaçatı’daki iddialı sörfçülerden birisin. Rüzgar sörfü ile kaç yaşında ve nasıl tanıştın? 

İlk olarak 12 yaşında Çeşme Yelken Kulübü’nde optimiste başladım. Adrenalini az gelmiş olmalı ki iki sene sonra optimisti bırakıp Alaçatı’da rüzgar sörfüne geçiş yaptım. İlk günden sörfe aşık oldum. Daha sonra kardeşim Alp de sörfe başladı. Rüzgar olan günler sabah 8 gibi sörfe gider, malzemeleri kurar ve gerence rüzgarını yakalayıp suya çıkardık. Akşam hava kararana kadar yapardık. Sörf sayesinde harika insanlarla tanışıyorum ve birlikte sörf yaptığımız çok keyifli bir grubumuz var. Artık hiçbirimizin eskisi kadar zamanı olmasa bile denk geldikçe birlikte suya çıkıyoruz. Ben sörfe ilk günkü heyecan ve tutku ile devam ediyorum. Zaten sörften sıkılmak mümkün değil.

Rüzgar sörfünün hangi özellikleri seviyorsun? Bu spor senin için ne anlam ifade ediyor?

Spora ilk olarak yüzme ile başladım. Ortaokulun sonuna kadar profesyonel olarak yüzdüm. Antrenmanlar çok yorucuydu ve gereksiz zaman alıyordu. Rahatıma düşkün olduğum ve kontrol altında olmaktan hoşlanmadığım için yüzmeyi bıraktım. Bir yandan da sörfe başlamıştım zaten. Yazın her günüm Alaçatı’da geçiyordu. Fırsat buldukça kışın da sörf yapıyorum. Sörfün hoşlandığım yanı verdiği özgürlük hissi. Hız ve adrenalini sevdiğim için slalom disiplinine konsantre oldum. Tamamen rüzgarın gücünü kullanarak, suyun üzerinde yüksek süratlerde kaymak, verdiği haz ile birlikte, beyni gereksiz düşünceler ve günlük problemlerden de arındırıyor. Doğayla baş başa kalıyor ve enerjiyi verimli bir şekilde yönetmeyi öğreniyorsun.

Gelelim pilotluğa, uçaklara özel bir ilgin var. Pilotluk ehliyetin var mı? Biraz uçaklara olan merakını anlatır mısın?

Pilot denince genelde meslek olan ticari/havayolu pilotluğu gelir akla. Halbuki bunun bir de sportif-amatör havacılık kısmı söz konusu. Benim havacılığa olan ilgim 5 yaşında, Flight Simulator 1995 isimli uçuş simülatörü ve bir adet joystick ile başladı. Daha sonra havacılık ilgim bir tutkuya dönüştü. Bu sayede havacılık camiasından çok değerli dostlar edindim. Daha sonra bir tık ileri taşıyıp uçuşun arkasındaki bilimsel prensipleri öğrendim, yurt içi ve yurt dışındaki havacılık fuarlarını ziyaret ettim. Üç sene önce ilk defa kendim bir hava aracını uçurdum. Bu ilk deneyimim gyrocopter ile oldu. Tarif etmesi zor bir his. Daha sonra gyrocopter ve planör ile uçuş eğitimi almaya başladım. Ultralight Pilot Lisansı için doldurmam gereken birkaç saat daha kaldı. Daha sonra özel pilot lisansı ve çoklu motor lisansıyla devam etmeyi planlıyorum. 

Gyrocopter içinden çok güzel fotoğraflar da paylaşıyorsun. Bu aleti uçurmayı öğrenmek kolay mı?

Türkiye’nin ilk gyrocopter eğitmen pilotu ve çok yakın dostum olan Hakan Çetinkaya sayesinde bu hava aracı ile tanıştım. Kendisi aynı zamanda hava fotoğrafçısı. Bana fotoğrafçılık konusunda da çok yardımcı oldu. Eğitim uçuşlarımız haricinde birlikte havadan fotoğraf çektiğimiz zamanlar da oluyor. Ara sıra bu kareleri de paylaşıyorum. Misafir uçuşu yapmak isteyenler kendisine @flyalacati isimli Instagram hesabından ulaşabilir. 

Gyrocopter, maksimum kalkış kapasitesi 450 kg. ile sınırlandırılmış “ultralight” tipi döner kanatlı hava aracıdır. Uçurması çok zor değil ancak her hava aracı gibi özen ve yüksek konsantrasyon ister. Uçuşu belirli limitler dahilinde sürdürürseniz güvenle uçarsınız. Tescilli her hava aracı gibi gyrocopter için de lisans almak şart. Gereken lisans tipi Ultralight Pilot Lisansı. Bu lisansın tip bölümünde gyrocopter yazar. Öğrencinin kabiliyetine göre yaklaşık 25-30 saat arası havada uçuş dersleri ve 60-70 saat civarı teorik yer dersleri sonrası bu lisansı almak mümkün. Ancak, "lisansı aldım pilot oldum" demek doğru değil. 25-30 saatlik bir pilot tecrübeli bir pilot değildir. Dolayısıyla lisans aldıktan sonra 100-150 saat daha eğitmen ile uçmak ve belirli aralıklarla acil durum çalışmaları yapmak çok önemli. Havayolları pilotları da her yıl belirli aralıklarla acil durum çalışmaları yaparlar. 

Diğer bir ilgi alanın ise fotoğrafçılık ama normal anlamda bir fotoğrafçılık değil seninki! Astrofotoğrafçılık yani gökyüzü fotoğrafçılığı. Gök cisimlerini muhteşem bir şekilde fotoğraflıyorsun. Bundan da biraz bahseder misin?

Yaklaşık üç sene önce samanyolunu ilk defa çıplak gözle gördüğüm bir gece fotoğrafını çekip paylaşmaya karar verdim. Hayatımdaki dönüm noktalarından biridir. Carl Sagan’ın da dediği gibi “Aşık olunca bunu tüm dünyaya duyurmak istersiniz.” Ben de kozmos’a aşığım. Binlerce yıl önce yaşamış atalarımızın aksine modern insanın gökyüzü ile görsel bağlantısı, şehirlerdeki ışık kirliliği nedeniyle koptu. Günlük hayatın koşuşturmacası arasında düşünmeyi, sorgulamayı ve merak etmeyi unuttuk. "Bu konuda farkındalık yaratabilirsem ne mutlu” düşüncesi ile bu fotoğrafları paylaşmaya ve altlarına evren hakkında basit ve anlaşılır dilde bilgiler vermeye başladım. Tahminimden çok daha fazla ilgi topladı bu paylaştıklarım. Başlarda bu fotoğrafları Çeşme’de çektiğime inanmayanlar oldu çünkü çoğu insanın Çeşme algısı tamamen tatil ve gece hayatından ibaret. Photoshop zannedenler de oluyor arada. Gelip kendi gözleriyle samanyolunu görünce şaşırıp kalıyorlar. Amerika’da “Star Party” diye bir kavram vardır. Astronomi meraklıları toplanıp şehirden uzak bir yerde tüm gece gözlem yapar ve fotoğraf çekerler. Ben ve birkaç arkadaşım da paylaştığımız bu fotoğraflar sayesinde farkındalık yaratıp birçok “Star Party” düzenledik. Geceleri karanlık bir koyda kumlara uzanıp gök cisimlerinin hareketlerini seyrederken hayat ve kozmos hakkında sohbet etmek müthiş bir keyif. 

Daha çok hangi gök cisimlerini fotoğraflıyorsun? Fotoğraflaması en zor ve en kolay cisimler hangileri? 

Bugüne kadar en çok samanyolunun fotoğrafını çektim. Bir noktadan sonra tek başına samanyolunu çekmek tatmin etmiyor. Lazerler, çelik yün, LED ışık kaynakları, plaj şemsiyeleri, ağaçlar ve daha bir sürü obje ile samanyolu fotoğraflarına farklı bir hava katmak mümkün. Mesela bu yaz kırmızı ve yeşil renkli iki lazer ile samanyolu altında “lazer savaşları” adlı bir konsept yarattık. Fotoğraflaması en kolayı samanyolu ve yıldızlar. Tipik bir DSLR, geniş açı lens ve tripod yeterli. Ama fotoğrafı çekince iş bitmiyor. Çekim sonrası fotoğrafı doğru şekilde işlemek gerekli. En zor olanı ise derin uzay objeleri. Mesafeler arttıkça toplamamız gereken foton sayısı ve dolayısıyla pozlama süresi artıyor. Pozlama süresi arttıkça, dünyanın hareketinden dolayı, cisimler ve yıldızlar arkalarında iz bırakıyor gibi görünüyor. Bunu engellemek için takip motorlu teleskop kullanmak şart.

Bu fotoğrafları paylaşırken onlar hakkında detaylı bilgiler de veriyorsun. Bu bilginin kaynağı nereden geliyor?

 Kendimi bildim bileli astronomiye meraklıyım. Bildiğimiz gibi, astronomi tüm bilimlerin atasıdır. Özgür düşüncenin kapısını aralayan, evrendeki yerimizi anlamamızı sağlayan ve dogmaları yerle bir edip insanlığı aydınlatan bilim dalıdır. Astronomi ile ilgilenen biri dünyaya “kuşbakışı” bakar. Ülke sınırları, dinler, milliyetçilik, fanatizm gibi ayrıştırıcı kavramlar bizim için hiçbir şey ifade etmez zira dünyaya kozmik perspektiften baktığınızda tüm bu hayali kavramlar yok olur. Bu bilişsel değişim ve farkındalığı yaşayan insan sayısı arttıkça şiddet, nefret ve ayrımcılık da azalır.

Astronomi dışında son iki senedir kozmoloji ve astrofizik bilimlerine de ayrı bir ilgim var. Üniversitede sadece temel fizik dersleri almıştım. Astrofizik ve kozmoloji ikilisini ise kendim okuyarak ve araştırarak öğreniyorum. Ayrıca Edx ve Coursera gibi siteler sayesinde dünyanın en iyi üniversitelerinin saygın akademisyenlerinden internet üzerinden ders alabilmek harika bir rahatlık. Günümüzde bilgiye erişim çok rahat, tek gereken o farkındalığa ulaşıp zamanı verimli kullanmak.

Bu tip fotoğrafları çeken ilham aldığın ya da takip ettiğin kişiler var mı? Bu işe başlamak isteyenler nasıl bir yol izlemeli?

Mikko Lagerstedt, Royce Bair, Juuso Hamalainen üçlüsünün tarzını seviyorum. Ülkemizde de başarılı astrofotoğrafçılarımız var. Murat Sana, Levent Aydın, Sedat Bilgebay şu an aklıma gelen isimler. Bu işe başlamak isteyenler için ilk tavsiyem internetten astrofotoğrafçılık hakkında araştırma yapmaları ve çekim için uygun bir yer bulup bol bol fotoğraf çekmeleri. Denedikçe öğreniyorsun zaten. Fotoğrafları işlemek için ise Adobe Lightroom ile başlayabilirler. Adım adım neler yapılması gerektiğini anlatan bir sürü sayfa var. Ben de internet sitemde (www.caninelli.com) ve Instagram’da (@caninelli) bir rehber yayınlayacağım yakında.

Özellikle bu yukarıdaki fotoğrafları nasıl çekiyorsun? Sırrı nedir?

Yeşil ve kırmızı renkli lazer kullandık bu iki fotoğrafta. 20 saniyelik pozlama süresi, 3.200 ISO ve f2.8 değerinde çektik. 20 saniyelik pozlama süresi boyunca hiç kıpırdamadan durduk. Uzun pozlama sırasında en ufak bir kıpırdama bulanıklığa sebep oluyor.

Diğer fotoğrafta ise çelik yün kullandım. Çelik yünü yakıp çevirmeye başlayınca etrafa saçılan kıvılcımlar uzun pozlama sayesinde hoş bir görüntü yaratıyor.

Tüm bu ekstrem özelliklerinin dışında çok yetenekli bir aşçısın. Sosyal medyada “Bekar Evi” adında aktif ve bol takipçili bir hesabın var. Bu ilgin nasıl başladı?

Bekar Evi konsepti, üniversite nedeniyle tek başıma yaşamaya başlayınca ortaya çıktı. Hep dışarıda yediğim için sağlıksız ve dikkatsiz beslenmeye başladım. Baktım ki bir göbek sahibi olmaya başladım, yemek yapmayı öğrenmeye karar verdim! 

İlk olarak doğru pişirme tekniklerini öğrenmeye başladım. Kurslara gidecek zamanım olmadığı için internetten ve kitaplardan faydalandım. O güne kadar yumurta bile kırmamıştım açıkçası. Başlarda zor oldu ama zamanla hoşuma da gitmeye başladı. Yemek yapmak zorunluluktan çıkıp tıpkı diğer hobilerim gibi zevk aldığım bir aktivite olmaya başladı.

İlk başladığım zamanlar bazı tabakları kişisel Instagram hesabımda #bekarevi etiketi altında paylaşıyordum zira yapılanlar tam bekar evlerinde olabilecek, alışılagelmiş ve basit yemeklerdi. Kendimi geliştirdikçe de bu etiket ile devam ettim. Gittikçe ironik olmaya başladı… ”Bu nasıl bekar evi?”, ”Şef tuttun da bize mi söylemiyorsun?”, ”Sen gel bekar evi yemekleri gör!” gibi tepkiler almaya başladım.  Tabaklar gitgide birikti. Hepsini bir arada toplamak için kişisel hesabımdan ayrı bir hesap açmaya karar verdim. Sonuç olarak üzerinde pek düşünmeyip bu isimde karar kıldım. Doğru bir karar vermişim çünkü isim ve içerik arasındaki zıtlık büyük ilgi topladı. Kısacası “Bekar Evi” stereotipinin dışında bir konsept…

Yemeklerine bakınca çok minimalist tarifler üzerinde durduğunu görüyoruz. Bu Türkiye’de çok görmeye alıştığımız bir tür değil. Fikirler ve tarifler kafanda nasıl oluşuyor? İlham veya yardım aldığın kişiler var mı?

Mutfakta deneysel takılıyorum. Bazen başarılı bazen de başarısız sonuçlar alıyorum. Zaten bence gelişmek sadece böyle mümkün oluyor. Aklıma bir malzeme kombinasyonu veya sunum için bir fikir geldiğinde bunları not alıyorum. Daha sonra zaman buldukça deniyorum. Bazen elimde listeyle alışverişe gidiyorum bazen de spontane olarak o an taze ne bulursam onları alıp bir şeyler üretmeye çalışıyorum. Moduma göre değişiyor. Sunum konusunda ise mümkün olduğunca minimal çalışıp sadeliği ön planda tutuyorum. Başlarda bunu pek başaramıyordum. Geçenlerde geri dönüp ilk fotoğraflarıma baktım. Bazı tabaklarımda sunumu abarttığımı gördüm. Sunum konusunda genelde son anda aklıma bir şey gelir ve onu uygularım. Fotoğrafları ilk başlarda cep telefonuyla çekiyordum. Daha sonra DSLR ile çekmeye başladım. Artık kendi tarzımı oluşturdum. Beyaz veya siyah arka plan kullanıyorum. Fotoğraflarda tabak, çatal gibi objeler yok. Yemek ve sunum ön planda. Sosları tabağa “drip painting” tekniği misali damlatarak ve fırlatarak rastgele desenler yaratmak hoşuma gidiyor.

İlham aldığım şeflerden bazıları: Kaan Sakarya, Roca kardeşler, Grant Achatz, Kemal Demirasal, Daniel Humm, Andoni Aduriz, Mehmet Gürs, Ahmet Güzelyağdöken, Yann Bernard Lejard.

Neredeyse tüm yemeklerinde yerel ürünler kullanıyorsun. Mesela Alaçatı’da deniz kestanesi, yerel otlar kullanmak gibi. Tarifler aslında bulunduğun yerdeki yerel lezzetlere göre de mi şekilleniyor gibi değil mi? 

Aynen öyle. Bulunduğum bölgede taze ne bulursam genelde o ürünleri kullanıyorum. Deniz ürünü ve yerel otlar ağırlıklı. Denizkestanesi ise en sevdiğim deniz ürünlerinden biri zaten. Görünce kaçırmam, toplayıp yerim!

Son olarak gelecek planların ve projelerin neler?  Yapmak veya denemek istediğin yeni uğraşlar var mı? 

İki adet kitap projem var. Biri yemek diğeri ise astronomi ve astrofotoğrafçılık üzerine. Uzun vadede ise şehirden uzakta kendime ait küçük bir gözlemevi kurup orada eğitim verme hayalim var. Ayrıca Atacama Çölü (Şili), Namibrand (Namibya), Aoraki Mackenzie (Yeni Zelanda) gibi dünyanın en karanlık yerlerine seyahat edip orada gözlem yapıp fotoğraf çekmeyi planlıyorum. Havacılık konusunda ise bir sonraki aşama olarak skydive öğrenmeyi düşünüyorum. Plan ve hayal çok ama zamanımız az. Kozmik zaman çizelgesine göre aslında yarım saniye bile yaşamıyoruz. En verimli şekilde kullanmak gerekli!