Mobilemenu
Profile

“Daha Çok Koşu Daha Az Terapi!”

Koşmaya okul çağlarında, yaşadığınız yer olan Antakya’daki dağlarda başlamışsınız. Bu hikayeyi anlatabilir misiniz?

Ben köy çocuğuyum. İlkokula kadar hep köyde yaşadım, ortaokul için abimle birlikte tek başımıza şehre geldik. Koşu hikayem daha çok köyle şehir arasında gidip gelerek başladı. Ayrıca en büyük erkek kardeşim de koşucuydu ve evde çeşitli madalyaları vardı. Ben de onun gibi koşmaya heves ediyordum. O yıllarda köy ve şehir arasındaki 8 kilometrelik mesafeyi çıplak ayak ya da bulduğum lastik ayakkabılarla koşarak katediyordum. Mesela evde ekmeğe ihtiyaç olsa ben, 8 gidiş 8 dönüş olmak üzere toplamda 16 kilometre, şehirle köy arasında koşmuş oluyordum. Bu bilinçsizce gerçekleştirdiğim bir şeydi ama yine de koşmak hoşuma gidiyordu. Ortaokulda ise beden eğitimi öğretmenimizin yönlendirmesiyle yarışlara katılmaya başladım. O yarışlarda birincilikler elde ettim. Daha sonra Antakya Lisesi atletizm takımına girdim. Kendi başımıza yaşamak zorunda olduğumuz için; sabah okul, öğleden sonra iş, geri kalan zaman olursa da koşuya çıkıyordum. Hatay’daki yarışlara katılmaya, il birincilikleri almaya devam ettim ve spor akademisine katılma düşüncem oluştu. Marmara Üniversitesi Spor Akademisi sınavlarında 4 bin 600 kişi arasında ilk 100 içinde yer alarak akademiye girdim. Hayat şartları nedeniyle çalışmaya devam ettim: Yüzme eğitmenliği ve masörlük yaptım, yaz okullarında çalıştım… 4 yıl sonra da atamam gerçekleşti ve beden eğitimi öğretmeni oldum. Akademiye de işime de koşarak gidip geliyordum. Kartal’dan Anadolu Hisarı’na koşuyordum.

Ulaşım masrafınız yoktu yani…

Evet, sabahları arkadaşlarım trafikte kalırken, ben günlük antrenmanımı yapmış oluyordum. Ayrıca çok da keyifliydi, duşumu alıp derse giriyordum. Bazen akşam da aynı şekilde geri dönüyordum.

Ultramaraton ve macera yarışlarına katılmaya nasıl karar verdiniz?

Üniversitede tanıştığım Bakiye Duran ultramaratonlara katılıyordu. Ultramaratonu, neler yaptıklarını bana o anlattı ancak maddi olanağım olmadığı için yurt dışına çıkıp yarışlara katılamadım. Daha sonra Utkuer Yaşar’la tanıştım ve onun teşvikiyle DASK Dağ Aşma Maratonu’na katıldık. O sıralarda şu anda Team Tuareg Türk’ün diğer üyesi olan Ali Rıza Bilal macera yarışları düzenliyordu. Utkuer ile birlikte, Salomon sponsorluğunda, takım olarak bu yarışa katıldık. Daha sonra Ali Rıza’dan macera yarışları için bir takım yaratma fikri çıktı. Ali Rıza, Utkuer, Bakiye ve benim dahil olduğum bir takım oluşturduk. Böylece Team Tuareg Türk oluşmuş oldu. İlk yarışımızda Fransa’ya gittik. Kanada’daki Dünya Şampiyonası’na katıldık. 2008 yılında 14 takımın davet edildiği Patagonia Expedition Race’te dünya üçüncüsü olduk. Abu Dabi’deki 650 kilometrelik macera yarışına davet edildik, orada da “yılın çaylağı” seçildik. Moğolistan, Çin, Yunanistan gibi birçok ülke gezdik. Buradan da yeri gelmişken takımın kurulmasına vesile olan Ali Rıza Bilal’e teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

Takım şu anda da faaliyetlerine devam ediyor mu?

Devam ediyor ancak sponsor sıkıntılarımız var. Macera yarışına katılmak çok zahmetli bir iş; birçok sporu bir arada götürmeniz gerek. Ayrıca bu yarışlarda “cut-off”ları belli bir zamanda geçmek zorundasınız aksi takdirde birkaç saatte bile elenebiliyorsunuz. Günümüzde macera yarışları biraz da zayıfladı, trend daha çok koşuya döndü.

Macera yarışında size kolay gelen ve sizi en çok zorlayan dallar hangileri?

Tabii ki koşu benim için daha kolay. Oryantiring’de biraz zorlanıyoruz. Bisiklet tarafı biraz zayıf ama kanoda gayet iyiyim.

Atletizmden sonra macera yarışını nasıl buldunuz? Zorlandınız mı?

Atletizm temelli olduğum için çok zorlanmadım. İlk macera yarışımda içimden “Bu benim yarışım” dedim çünkü köyde yaşadığım için zaten her şeyi yapmıştım. Kayıkla karşıdan karşıya geçmiştim, kilometrelerce tepelerde koşmuştum…

Ayrıca, macera yarışı bütün branşlardan daha keyifli. Artıları çok fazla. En önemlisi de doğaya karışmak. Çamura bulanıyorsunuz, dallar çarpıyor, dikenler ayaklarınızı yırtıyor ama olması gereken bu aslında. Doğa reflekslerinizi çok geliştiriyor, sürekli olarak nereye basacağınızı görmek zorundasınız. Dolayısıyla patikada koşarak daha atik bir insan oluyorsunuz, asfaltta olduğu gibi düz zeminde monoton bir şekilde koşmuyorsunuz.

Size göre hangisi daha kolay: Macera yarışları mı ultramaraton mu?

Aslında macera yarışının içinde ultramaraton da var. Örneğin Patagonya’da 250 kilometrelik parkurun içinde koşu vardı, Abu Dabi’de sadece 100 kilometre kum koşusu vardı. Ultramaraton bana daha kolay geliyor çünkü takımla gitme zorunluluğun yok. Kötüysem geride kalıyor, iyiysem öne geçiyorum. Macera yarışında ise takım olarak yarıştığınız için bir takım arkadaşınıza bir şey olduğu zaman olay bitiyor. Ultramaraton daha bireysel, özgürlük size ait…

Ultramaraton koşarken bıktığınız, sıkıldığınız anlar oluyor mu?

Ultramaratona katıldığında sadece ilk 20-30 kilometreden keyif alıyorsun. Geri kalan bütün mesafe eziyet ve pişmanlıklarla dolu geçiyor. Özellikle sonlara doğru! “Bir daha katılmayacağım” diye binlerce kez tövbe ettim. Kaslarınız bırakmanızı söylüyor, beyninizle onlara hükmetmeye çalışıyorsunuz. 3 bin metre yukarı çıkıp, aşağı iniyorsunuz. Yukarısı soğuk, belki karlı ama aşağısı sıcak. Vücut sürekli bunlara maruz kalıyor ve bir süre sonra pes etmeye başlıyorsunuz. Her seferinde bir sonraki yarışta daha alt kategoride koşmaya karar veriyorum ama bir bakıyorum yine en uzun mesafe için kayıt olmuşum! Böyle bir bağımlılığı var…

Bu koşu merakına aileniz ne diyor?

Ailemin hepsi Antakya’da yaşıyor ve ne yaptığımı fazla bilmiyorlar zaten ben de pek anlatmıyorum. Türkiye’de şöyle bir düşünce tarzı var: Eğer bir işten para kazanmıyorsan anlamsız bir şey yapıyorsunuz demektir. Sokakta 10 kişiyi çevirin 8 tanesi bunu söyleyecektir. “Neden koşuyorsun? Neden buna vakit harcıyorsun?” Bu gibi soruları çok duyduk ama en azından zaman içinde güzel bir topluluk oluşturduk, en azından onlara neden koştuğumuzu açıklamak zorunda kalmıyoruz.

Macera yarışları ve ultramaratonlarda ne gibi başarılarınız var?

Team Tuareg Türk takımı ile 2008 yılında Patagonya Keşif Yarışı’nda dünya üçüncülüğümüz var. DASK Dağ Maratonu’nda 2008, 2010, 2011 ve 2013 yılında birinci olmuştum. 2012 yılında Likya Ultramaratonu’nda da birinci oldum. Şu anda aklıma gelenler bunlar…

Yakın zamanda ne gibi projeleriniz var?

2016 yılında Ultra Trail du Mont Blanc (UTMB) yarışının genişletilmiş versiyonu olan La Petite Trotte à Léon (PTL) yarışına katılacağız. 300 kilometre uzunluğundaki yarış; İtalya, İsviçre, Fransa sınırları içinde Alpler’in en yüksek zirvelerinde gerçekleşecek. 

Parkur, teknik patikaları ve daha önce insanların ayak basmadığı yerleri içeriyor.  Takımda yer alacak üç sporcudan en az birinin UTMB’yi tamamlamış olması gerekiyor. Bizim Salomon Takımı’nda yer alan Aykut Çelikbaş daha önce bu yarışı koşmuştu. Aykut, Utkuer ve ben bu yarışa katılacak ilk Türk takımını oluşturuyoruz. Ayrıca yarışma bizim tarafımızdan filme alınacak ve daha sonra bu görüntüler belgesel haline getirilecek.

Ultramaraton veya macera yarışında başarı elde edenler için ne gibi ödüller var?

Ultramaratonların hiçbirinde para ödülü yok. Çünkü biz bunu başkaları için değil kendimiz için yapıyoruz. Bitirme ödülü olarak bir tane madalya alırsınız, hepsi bu. Macera yarışında da durum aynı. Patagonya’da dünya üçüncüsü olduk ve bize ahşaptan yapılmış madalyalar verdiler. Aslında bunun yanında çok şey, bir hayat hikayesi verdiler. Şimdi başlasam 3 gün boyunca o yarışla ilgili hikaye anlatabilirim size. Yarış sırasında binlerce kere hayatı sorguluyorsunuz, aklınıza sevdikleriniz geliyor, zorluk yaşadıkça hayatı daha çok seviyorsunuz. Böyle güçlükler sizi özünüze döndürüyor bir anlamda. Onun için yarışlar çok şey katıyor bize.

Ultramaraton veya macera yarışında rol model olarak aldığınız sporcular var mı?

Şilili Veronica Bravo isimli sporcuya hayranım. Bana göre dünyanın en iyi macera yarışçılarından bir tanesi. Patagonya’nın kış yarışında ayakkabısının üzeri buz tutuyor, ayağı donuyor ve kangren oluyor. İlkyardım bir gün sonra gelebiliyor, ayakkabısındaki buzları çekiç ve keski kullanarak kırabiliyorlar. Olaydan sonra çok ciddi kilo alıyor ancak fizik tedaviyle birlikte kendini 1,5 sene içinde iyileştiriyor. 3-4 sene sonra ise yine dünyanın bir numarası oluyor. Onun hayat hikayesini anlatan belgeselde çok etkilenmiştim. Onun haricinde Salomon sporcusu Kilian Jornet’i takip ediyorum. Bunlar haricinde çok etkilendiğim bir sporcu yok çünkü aynı süreleri koşamasak da çoğu yarışçı ile aynı mesafeleri koşuyoruz. Şartlar uygun olsa, sadece bu işi yapsak, yarışmaya erken yaşta başlamış olsaydık aynı zamanları da koşardık!

Türkiye’de bu sporları onlar gibi tam zamanlı ve profesyonel olarak yapabilmek çok mu zor?

Çok zor. Türkiye’de bu işi en üst seviyede yapan grup bizim Salomon Takımı: Ben, Elena Polyakova, Aykut Çelikbaş, Utkuer Yaşar. Bireysel olarak da Mahmut Yavuz, Bakiye Duran, Mustafa Kızıltaş, Bahadır İşseven, Alper Dalkılıç şu anda sayabildiğim isimler. Herkes masraflarını kendi cebinden karşılıyor. Bu işi profesyonel olarak yapabilmek için ciddi bir sponsor desteğine ihtiyaç var ancak bu da Türkiye’de henüz çok zor görünüyor. Markalar organizasyonlara sponsor olmakta bile zorlanıyorlar.

Aynı zamanda beden öğretmenliği de yapıyorsunuz. Öğrencilerin spora olan ilgisi nasıl? Koşuya yatkın olanları bu spora yönlendirdiğiniz oluyor mu?

Bu işe ilk başladığım Kaşgarlı Mahmut İlkokulu’nda çok iyi bir atletizm takımım vardı. İlk senelerde İstanbul şampiyonluğu yaşamıştık. Oradan sonra çalıştığım İntaş Lisesi’nde de çok iyi bir takım kurdum. Bu konuda çok kişinin hayatına dokunduğumu düşünüyorum. Beden eğitimi derslerinde okul dışındaki parklara gidip koşuyorduk. Yağmurda hatta karda bile birlikte koşuyorduk, orada böyle bir ruh yakalamıştım. Şimdi çalıştığım okul olan Faik Reşit Unat Ortaokulu’nda atletizm takımı kuramadım, çünkü Türkiye’de koşullar değişti.  Şu anda 1000 kişilik okulda spor yapan 50 öğrenci yok. Çoğu, sınavlardan kafasını kaldıramıyor ayrıca bir takım kurup, antrenman yaptırmak kolay değil. Emek vermek gerekiyor ancak bunun bir karşılığı yok. Bunun karşılığı olmadığı sürece Türkiye’de sporun bir yere gelme şansı yok. İl, ilçe turnuvaları düzenleniyor ancak katılan takım sayısı çok düşük. Bunu çözmenin formülü beden eğitimi öğretmenlerini dışarıda çalışmayacak seviyeye getirmektir.

Öğrencilerinizin de mi spora ilgisi yok? Size gelip katıldığınız yarışlarla ilgili soru soranlar olmuyor mu?

Tabii ki var ancak bu şartlarda onları yönlendiremiyorsunuz. Okulda barkovizyon kurup belgesel ve yarışları izletiyorum. Neler yaptığımı anlatıyorum. Şu anda fark etmeseler de ileride birçok şey için “Ben bunu ortaokulda görmüştüm” diyecekler. Bu anlamda onlara bir katkım olduğunu düşünüyorum.

Patagonya’da dünya üçüncüsü olduğunuz macera yarışı nasıl bir tecrübeydi?

O yarış benim hayatımı değiştirdi. Ben daha önce evliliğe karşı duran bir adamdım ama yarış bittikten sonra Türkiye’ye döndüğüm hafta evlendim! Yarış o kadar zorlu geçti ki “Bu saatten sonra kimse bana spor yaptıramaz, artık keyif üzerine bir hayat yaşayacağım. Burada jübilemi yapıyorum” diyerek spora tövbe ettim. Neredeyse takımdaki herkes aynı şeyi söylemişti. Düşünün 52 saat boyunca uyumadık, artık halüsinasyon görmeye başlamıştım! Türkiye’ye döndüğümde yaptığım ilk şey evlenmediğimiz için benden ayrılan kız arkadaşımı aramak oldu (gülüyor). Bir hafta sonra teklifimi yaptım ve hızlı bir şekilde evlendik. Kendime geldiğimde artık iş işten geçmişti (gülüyor)! Bundan daha büyük bir değişiklik olamaz hayatımda. Buradan kadınlara da tavsiyem: Erkek arkadaşları evliliğe uzak duruyorsa onlara zorlu şeyler yaşatsınlar!

Tabii ki kararınızdan pişman değilsiniz değil mi?

Evet, tabii ki pişman değilim (gülüyor).

Yarışta nasıl halüsinasyonlar görmüştünüz?

Yarıştaki hakem noktalarında daha önce organizasyona vermiş olduğumuz çantalar var. Onların içinde de; kuru kıyafetler ve yiyecekler var. Ayrıca orada oturup dinleneceğiz, o yüzden hakem görmek istiyordum! Uzağa bakıp “Hakemler orada” diyorum, gidip bakıyoruz iki tane ağaç kütüğü! Helikopter olarak gördüğüm şey ise büyük bir ağaç çıkmıştı.

Katıldığınız en zor macera yarışı Patagonya. Peki, en zor ultramaraton?

Mount Blanc’da gerçekleşen Sur les Traces des Ducs de Savoie (TDS) isimli 120 kilometrelik yarış. 1270 kişinin katıldığı yarışı sakatlığıma rağmen ilk 50 içinde bitirmiştim. Bu şu ana kadar Türk sporcuların gerçekleştirdiği en iyi derece. Yükselti farkları ve hiç durmadan koşmak zorunda olmak gerçekten çok zordu. 2012 yılında birinci olduğum Likya Ultramaratonu da çok zorluydu.

Macera yarışlarında ve ultramaratonlarda sizi en çok zorlayan faktörler neler?

Mesafenin gözümde büyümesi. Yarışların başında “Bu kadar mesafeyi nasıl gideceğiz?” diye düşünüyorsun. Mesafeyi şimdi burada otururken düşünmek başka, yarışın içindeki yorgunlukla düşünmek başka. Hiç “Çok keyif aldım” dediğiniz bir yarış olmuyor. Bunu her zaman söylüyorum, ben yarışırken hiç keyif almıyorum çünkü eziyet çekiyorum! “Keyif almadığınız bir şeyi neden yapıyorsunuz?” diye sorarsanız bu işin keyfi yarış sonrasında çıkıyor. Yarış bittiği an dünyanın en mutlu insanı oluyorsunuz, bir hikayeniz oluyor. Tabii bir de saatlerce yemek yiyorsunuz! Biriyle oturunca anlatacak bir şeyiniz yoksa yaşamıyorsunuz demektir. İşte bu hayata dokunmak demek, ben hayata böyle bakıyorum.

Bitiş çizgisine yaklaşırken aklınıza yarış sonu yiyeceğiniz yemekler geliyor mu?

Çok geliyor. Mesela Likya Ultramaratonu’nda birbirinden güzel koylardaki teknelerin içinde bira içip, mangal yapanlara çok özenmiştim!

O yarışın sonunda mavi tura çıktınız mı?

Çıkmadım ama bu yaz kesinlikle çıkacağım! Bu bile çok önemli bir şey; onlar bile hayatıma bir şey kattı…

Yarışlar sırasında başınıza gelen en unutulmaz olay nedir?

Patagonya’daki yarışta, uçurum kenarında bisikletle giderken önümdeki Bakiye Duran’ın düz bir şekilde boşluğa doğru ilerlediğini gördüm. Hemen bisikletimle Bakiye’nin bisikletinin arka tekerleğine vurdum ve onu yere düşürdüm. Nereye gittiğini sordum “Nereye gidiyordum, uyumuşum” dedi! Patagonya başından sonuna kadar ayrı bir hikaye. Küçükken korsan gemilerini çok merak ederdim. Patagonya’da yarış bitiminde bizi organizasyonun ayarlamış olduğu bir korsan gemisi karşıladı. Ancak hava şartlarından dolayı bir yerden sonra gemi gidememeye başladı ve denizden bir denizaltı çıktı! Bizi oraya aktardılar. Bitiş çizgisinden, başlangıç noktasına geri dönmemiz 30 saat sürdü. Denizaltı içinde kutuplarda kıvrıla kıvrıla geri döndük.

Koşu ile ilgili aklınızdan çıkartmadığınız bir söz var mı?

Başarı anlamında değil ama aklımda şöyle bir başlık var: “Koşu ile daha az terapi”. Günümüzde insanların en büyük psikolojik sorunu ne yapacaklarını bilmemeleri. Çok para kazanıyorlar ancak yine de mutsuzlar. Çalışarak yaşam şartlarını yükseltebiliyorlar ancak onları finanse etmek için daha çok kazanmak gerekiyor. İşinin dışında hayatında başka şeylerin de olması gerekiyor. Bana göre koşu bir terapi. Nerede olursan ol; ayakkabını yanına al, çık ve koş. Son yıllarda bu konuda ülkemizde büyük gelişmeler var. Ben tayt giydiğimiz için taşlandığımızı, sopalarla kovalandığımızı bile hatırlıyorum! Şimdilerde ise bu tarz koşu gruplarına her yerde rastlayabiliyorsunuz.

Spor hayatınızda bundan sonrası için belirlediğiniz en büyük hedefleriniz nelerdir?

Aklımda birkaç değişik yarış koşmak var. Kesinlikle iyi bir macera yarışı daha koşmak istiyorum. İkincisi ise ABD’de düzenlenen Badwater Ultramaratonu. Bu yarış Ölüm Vadisi denilen bir yerde düzenleniyor ve sıcaklık 50-60 dereceyi buluyor. Bundan sonra bu tarz değişik şeyler denemek gibi bir hedefim var.