Mobilemenu
Profile

Doğaya Kaçış!

Askerlik yapanlar bilir; hemen her acemi birliğinin bir “acemi ağlatan” tepesi vardır. Hani şu köylülerin “eşek anırtan” dedikleri türden, çok uzun olmasa da alabildiğine dik olanlardan… Sanki hususi şekilde oraya konmuştur ya da komutanın biri bu tepeyi görüp “Hah, birliği buraya kuralım, hazır tepe var” demiştir! Çavuşların “istikamet” vermeyi sevdikleri bu tepeye koşanlar daha birkaç adımda kan ter içinde kalır, ciğerlerin yandığını, nabızlarının deli gibi attığını hisseder, üç beş metre gidip yığılırlar. İşte o tip tepelere koşmaya bayılan yüzlerce insan var. Hem de spor olsun diye!

Bu garip insanlar dağ koşusu, patika koşusu ya da dağ maratonu olarak adlandırılan, tam anlamıyla kategorilendirilmemiş bir disiplini icra ediyorlar. Bu koşular 20 kilometrede de 100 kilometrede de yapılabiliyor. Kimi çok daha kısa ama aşırı dik eğimli bir yamacı tırmanmayı kapsıyor, kimi dağlarda birkaç gün geçirmeyi zorunlu kılan ekspedisyonları. Mesele sadece mesafe de değil; değişken zeminler, bitki örtüsü, kaya yapıları, doğal engeller, iniş ve çıkışların varlığı doğa koşularını hem çeşitlendiriyor hem de alabildiğine zorlaştırıyor.

Gerry Charnley 1968’de bu tarzdaki ilk yarışmayı düzenleyen koşucuydu. “Orijinal Dağ Maratonu – Karrimor International Mountain Marathon” katılımcılarından koşunun yanında oryantiring ve dağcılık becerilerine de sahip olmaları bekleniyordu. Maraton çok sevildi ve birçok otorite tarafından benzer formattaki macera yarışlarının atası olarak kabul edildi.

Belki bilmiyorsunuz ama Türkiye’nin dağ koşusunda Avrupa şampiyonu olmuş bir atleti var. “Dağlara olan sevgim ve tutkum çocukluğumdan geliyor ve bu tutku ‘dağlara meydan okuma’ şeklinde devam ediyor. Benim felsefem ezelden beri aynı: Kendime koyduğum yeni hedefler var ama sınır asla yok! Limit yok, umut var!” diyen Ahmet Arslan tam yedi kez Avrupa şampiyonu olmuş bir koşucu. Toros Dağları’nın eteklerinde, Antalya’da Gazipaşa’da doğmuş, beden öğretmeninin yönlendirmesiyle dağ bayır koşmaya başlamış bir sporcu o.

Onun kazandığı dağ koşuları genelde iki tip parkurdan oluşuyor. İlki başlangıç ve bitiş yeri farklı olan ve sadece çıkış (tırmanma) olan yarışlar. Diğer koşu ise parkur içinde tur atılan ve aynı yerde başlayıp biten koşular. Bu parkurların genelde ikişer kilometrelik iniş ve çıkışları vardır, bir tur dört kilometredir. Büyük şampiyonalarda parkurun en fazla yüzde 20’si asfalt olabiliyor, kalanı toprak, patika, taş veya ot… Bütün dağ koşuları bildik maratonlar gibi yapılır: Toplu çıkış ve finişe ilk gelen kazanır!

Eğer dağlarda koşacaksanız ilk işiniz yer tutuşu iyi olan ve özel bölgelerinde koruma bulunan bir ayakkabı edinmek. Yanınızda mutlaka su taşımalısınız. Neticede parkta koşmuyorsunuz, kelimenin tam anlamıyla dağın başındasınız! Sırt çantanızda ısı yalıtımı sağlayan ve su geçirmeyen kıyafet, düdük, alüminyum battaniye, cep telefonu ve kumanya bulundurmak hem koşunuzun yarıda kalmaması hem de bir kriz anında güvenliğinizi sağlamanız için gerekli.

Hedef hızlı değil, uzun süre koşmak olunca temponuzu yanınızdaki kişiyle konuşabilecek bir nefes alışverişine sahip olacak şekilde ayarlamalısınız. Taş, toprak, kum gibi farklı zeminlerde koşmak da bedensel gelişim için önemli. “Bu sporun çok açık bir geleceği var” diyor Ahmet Arslan. “Dağ koşusu insanların artık günlük hayatlarında ihtiyaç duydukları bir etkinlik haline geldi. İnsanlar şehrin sıkışmışlığından bıkmaya başladılar. Doğaya dönmek istiyorlar. Dağ koşusu da dünyanın en güzel manzaraları içerisinde yapılan yarışlardan biri.” Kısacası manzara görmek, temiz hava almak, doğayla baş başa kalabilmek için biraz ter dökmeniz gerekiyor, hepsi bu!