Mobilemenu
Profile

Gelmiş Geçmiş En Çılgın 5 Ultra Maratoncu

Ted McDonald

Dünyanın çevresini koşmadı, kutupları adımlamadı, hatta en uzun koşusu (160 kilometre) belki ultra maraton dünyası için çok da ahım şahım değil ama bir de şunu dinleyin: Ted McDonald, uzun uzun koşmak için deli gibi para harcayıp en lüksünden ayakkabılar almaya gerek olmadığının canlı ispatı. Zira o, Meksika’nın Tarahumara yerlileri gibi sandaletlerle koşuyor! McDonald (Ünlü McDonald’la sadece isim benzerliği!): “Sağlıklı bir şekilde koşmak için, adımlarınızın mekaniği zaten sizde var” diyor. Yaklaşık 20 yıldır sandaletleriyle koşan Ted McDonald, tüketim çılgınlığına karşı bedenimizin ne kadar dayanıklı ve yeterli olduğunu ispat ediyor.

Serge Girard

Forrest Gump’ı bilirsiniz. Tom Hanks’e Oscar kazandıran film kahramanı vatandaş, koşmaya bir başlar ve durmazdı. Eh, film icabı der geçersiniz tabii; peki Serge Girard’ı duyunca ne yapacaksınız? Fransız sporcu için koşmak için bir yarışmaya ihtiyaç yok. O sadece koşmak istiyor ve koşuyor. Nasıl mı? Her gün koşar, bir gün dinlenmez ve mesafeleri yüzlerce değil, binlerce kilometreyle ölçülür. Laf salatası yapmadan Girard’ın neler yaptığını sıralamak yeterli olacak. İlk önce 1997 yılında Los Angeles’tan New York’a koştu. 53 günden 40 dakika az süren bu koşusunda 4 bin 597 kilometreyi aştı. 1999’da tembellik etti ve Avustralya’da 3 bin 755 kilometreyle yetindi. Bu sefer derecesi: 46 gün 23 sat 12 dakikaydı. 2001’de 5 bin 235 kilometrelik Güney Amerika turunda 73 günden 3 saat fazla koştu. 2003’te başlayıp 2004’te bitirdiği Dakar’dan Kahire’ye olan Trans Afrika’da 8 bin 295 kilometreyi 123 gün 2 saat 40 dakikada yedi bitirdi. 2005-06’da Trans Avrasya’da Paris’ten tutturduğu koşusunu Tokyo’da bitirdi. Ederi 19 bin 097 kilometre, faturası 262 gün. Ve sıkı durun! Bu adam 2009-10 yıllarında 365 gün boyunca koştu ve arkasında tam 27 bin 011 kilometre biriktirdi. Duydun mu Forrest?

Yiannis Kouros

Yiannis Kouros, ilk ultra maratonu için kayıt yaptırırken organizasyon komitesi açısından sadece Yunan olduğu için kıymetliydi. Aslında kayıt zamanını kaçırmıştı ama yöneticiler Atina’dan Sparta’ya yapılacak Spartathlon koşusu için ev sahibi ülkeden bir atletin varlığının önemli olacağını düşünmüştü. O ilk 246 kilometrelik koşu tamamlandığında ise atletizm dünyasında yer yerinden oynamıştı. Daha öncesinde maratondan uzun bir mesafe koşmamış olan Kouros, Sparta’ya en yakın rakibinden 3 saat önce varmış, birinciyi sabah saat 10 gibi bekledikleri için melekler gibi horlayan hakemler zar zor uyandırılmıştı! Hatta Kouros’un yarışın galibi, daha da ötesi yarışçı olduğuna bile inanılmamıştı! Soğuk bir çocukluk geçirmiş, huzuru koşuda bulmuş olan Yunan atlet, sonrasında Spartathlon’u üç kez daha kazandı. Üstelik bu epik yarışın en iyi dört derecesi, onun bu dört zaferinde çıkarttığı süreler olmaya devam ediyor. Kouros sonrasında birçok yarış kazandı. 1984’te New York’taki altı gün koşusunu kazanırken tam 16 dünya rekoru kırdı, ilk dört günü hiç uyamadan 10 günden biraz uzun bir sürede 1000 mil (1600 kilometre) koştu, 24 Saat Koşu Yarışı’nda rekoru 303 kilometrenin üzerine çıkarttı. Ailesinden göremediği ilgiyi vatandaşlarından da göremediğini düşünüp Avustralya’ya yerleşen Kouros işin sırrını şöyle açıklıyor: “Diğerleri yorulunca dururlar. Ben durmam. Durmak isteyen bedenimle devam etmek isteyen aklım savaşa girer. Bedenime yorgun olmadığını söylerim, o da beni dinler.”

Dean Karnazes

Çalıştığı şirket, altına yeni bir Lexus çekse de Dean Karnazes, 30’uncu doğum gününde pek de mutlu değildi. San Francisco’da, evinin yakınlarındaki bir barda bira ve tekilaları parlatmış, mide bulantısıyla kendini dışarı atmıştı. Ayaklarını sürüyerek gece yarısı evine gitti, eski tenis ayakkabılarını giydi ve koşmaya başladı. Sonrasında “Koşmak o anda iyi bir fikir gibi görünüyordu” diyecekti. Dean durduğunda saat sabah 4’tü, evden yaklaşık 25 kilometre uzaktaydı. Üstü çıplak, altında ise iç çamaşırı vardı; bu saçma durumu gülümsemeyle geçiştirdi ve yoluna devam etti. Güneş yükseldiğinde hala koşuyordu. Arkasında 50 kilometre bırakmıştı ve aklında tek bir soru vardı: “Acaba daha uzağa gidebilir miyim?” Sorunun yanıtını bulmayı başka bir güne erteledi, durdu ve bir telefondan ödemeli olarak karısını aradı. Bir saat sonra arabada otururken yeni hayatını planlıyordu. Dean Karnazes bu şekilde uzun mesafe koşmaya başladıktan sonra hiç durmadı. Kısa bir süre sonrasında üç günde 560 kilometreden fazlasını koşabildiğini ölçümledi. 44 yaşına bastığında Amerika Birleşik Devletleri’nin 50 eyaletinde, 50 günde, 50 maraton koşmuştu. Hatta son maratonunu New York’ta koşmuş, San Francisco’ya koşarak dönmüştü! Diğer zamanlarında da Güney Kutbu’nda 422 ve Ölüm Vadisi’nde 217 kilometreyi ardında bıraktı. Rahatlık, kolaylık ve çabuk hazcılıktan ibaret orta sınıf Amerikan hayat tarzının önemli üçlemesi mutlu olmamızı sağlamıyor ve tam da bu yüzden daha fazla ıstırap aramalıyız” diyerek neden koştuğunu açıklıyor.

Scott Jurek

Yannis Kouros gibi zor ve yalnız bir çocukluk geçirmiş, MS hastası annesiyle sert babası arasında kalmıştı. Oyun oynamak yerine yemek pişirmek dahil, birçok ev işini üstlenmişti. Zaten Colarado’nun sert kışlarıyla ünlü Boulder bölgesinde büyümüş, kayaklı koşu takımına girmek için koşmak zorunda kalmıştı. Tüm bunlar birleşti ve ultra maraton dünyasının hem en dayanıklı hem de en mütevazı kahramanı doğdu. Scott Jurek kariyerinde iki kez Badwater yarışı kazandı; hani şu ortalama sıcaklığın 50 dereceden fazla olduğu Kaliforniya’daki Ölüm Vadisi’nde düzenlenen 217 kilometrelik yarış… Epik Spartathlon’u da üç kez en önde bitirmeyi bildi. Amerika Birleşik Devletleri’nin en iddialı koşusu 100 millik Western States’i 1999-2005 arasında yedi kez üst üste kazanmayı da atlamadı. Aynı tarihlerde Lance Armstrong, yedi kez Fransa Turu’nu kazanmıştı şimdi ne hale düştü, biliyorsunuz. Lance o günlerde kahraman olurken, Jurek hala koşucular için Tanrı seviyesinde! Jurek hakkında “Born to Run” adlı bir kitap yazıldı; kendisi de hayat hikayesini “Eat & Run” başlığı altında anlattı. Bu noktada neden kitabının isminde yemek kelimesinin geçtiğini merak edebilirsiniz. Scott Jurek bir vegan. Asla hayvan ve hayvansal ürün tüketmiyor, buna rağmen icabında sakat sakat yüzlerce kilometreyi koşabiliyor. Belki başkalarına da faydası olabileceği düşüncesiyle vegan yemeklerinin özelliklerini, faydalarını ve en önemlisi tariflerini bu kitabında paylaşıyor. “Önemli olan ayağımızın topuğu ya da burnuyla yere basmamız değil, bastığımız yerdir” diyen, bu sözünü Meksikalı yerliler Tarahumara kabilesiyle Copper Kanyonu Maratonu’da yarışarak yerine getiren Jurek kazandığı bir ultra maratondan sonra yarışı bitirenleri tebrik etmek için saatlerce bitiş alanında bekleyecek kadar da centilmen bir isim. Eh, belki de en büyük çılgınlığı budur!