Mobilemenu
Profile

Gerçek Bir Demir Adam: Ali Rıza Bilal

Spor hayatına 5.5 yaşında jimnastikle başlamış ve sonrasında Efes Pilsen’de basketbol oynamışsın. Sporla çok küçük yaşlarda tanışmanın şu anda bulunduğun konumda etkili olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tabii ki çok etkisi var. Ailem beni kız kardeşimle birlikte jimnastiğe başlattı. Bu spor vücudu eğitiyor: Kasların daha sağlam ve dayanıklı olmasını sağlıyor. Bu şekilde yaşanabilecek sakatlıkların da önüne geçmiş oluyorsunuz.

Daha sonra 3 sene kadar Efes Pilsen’in küçük ve minik takımlarında oynadım ama ben Kanlıca’da deniz kenarında oturduğumuz evin önünden geçen kürekçilere özenirdim hep. Ayrıca dayımın kızları da kürekçiydi. Dolayısıyla ben de basketi bırakarak kürek çekmeye başladım ve bunu 18 sene boyunca devam ettirdim.

Şu an 43 yaşındayım, spora çocuk yaşta başladığım için şu ana kadar çok ciddi bir sakatlık yaşamadım. Spora biraz ara versem bile vücudum çok çabuk toparlıyor. Ayrıca spor disiplinini küçük yaşta kazanmak da çok önemli. Şimdi birçok insan işini gücünü rayına oturtunca, 30-35 yaşlarından sonra ciddi ciddi spor yapmaya başlıyor. Böyle olunca büyük sakatlıklar olabiliyor, nerede ne yapacaklarını bilmiyor veya plansız-programsız ilerliyorlar. Ben spor disipliniyle büyüdüğüm ve planlı ilerlediğim için daha rahat ediyorum.

1992 yılında Olimpiyatlar’da ülkemiz adına yarışan ilk ve tek kürekçi olmuşsun…

Olimpiyatlar’a katılan ilk ve tek Türk kürek sporcusuyum ama bu sene iki arkadaşımız daha Olimpiyat barajını kazandı ve bu sene Rio’da yarışacaklar. Eskiden atletizm, kürek gibi çok kişinin katıldığı dallara şimdiki gibi kota kazanarak değil davetle gidiliyordu. Ben 1992 yılında 23 Yaş Altı Dünya Şampiyonası’nda dünya üçüncüsü olmuştum, bu da tarihimizde tek. Böyle olunca Olimpiyat Komitesi tarafından davet edilerek Olimpiyatlar’a gittim.

Tabii çok çalışmıştım. Küreğe başladığımda milli takım aday kampında benden yaşça büyük sporcuların “ABD’liler, Almanlar öyle çekiyorlar ki! Biz yapamıyoruz ” gibi sözlerini dinlerken “Bizden ne farkları var ki. Onlar da insan, biz de insanız” dedim.  “Sen çalış da geçersin” diyerek biraz da alaycı bir şekilde sırtıma vurdular. Ben o sene uluslararası bir yarışta birinci oldum. Ertesi sene 2 Balkan şampiyonluğu aldım. Dünya beşincisi oldum, ertesi sene dünya üçüncüsü oldum. Daha sonra da o sırtıma vuran arkadaşlarımın milli takım kaptanları oldum. Ben onlara “Otur” diyordum oturuyorlardı, “Kalk” diyordum kalkıyorlardı (gülüyor)!

Olimpiyatlar’a katılmak nasıl bir tecrübeydi?

Olimpiyat yolunda çok çalıştım. Her yıl yaklaşık 5 bin kilometre kürek çektim. Ağırlık çalışmalarını, koştuğum kilometreleri söylemiyorum bile! Olimpiyatlar’a gittiğimde 19 yaşındaydım. Beni tek başına Bulgar bir antrenörle birlikte yolladılar.

O sene bana Türkiye Ekonomi Bankası (TEB) sponsor olmuş ve vücuduma uygun bir tekne yapılmıştı. Bu Olimpiyat sporcuları için normal ama Türkiye’de böyle bir şey yoktu. Fakat Federasyon’un iş bilmezliği yüzünden yapılan o tekneyi Olimpiyatlar’a yollamadılar! Düşünün: Almanya’da vücuduma uygun tekne yapıldı, ben sürekli onunla idman yaptım ancak tekne Olimpiyatlar’a gönderilmedi. Sırf nakil masrafından kaçınmak için! Herkes orada idman yaparken ben 4 gün boyunca orada tekne bekledim. Oradan bir tekne kiraladılar. Gelen tekne de fiziğimden daha büyüktü, kullanılmış, daha önceden kırılıp yamanmış bir tekneydi.

Sporcu çok iyi olabilir ama mutlaka bir psikolojik destek alması, bir mentorunun olması ve birilerinin onu “gazlaması” gerekli. Şöyle bir örnek vereyim: Olimpiyat Oyunları’nda Yarışa 3 saat kala balkonda oturmuş kendi kendime konsantre olmaya çalışıyordum. Tam karşı evimde rakiplerimden biri olan ABD’li sporcu vardı. Balkona onun için masaj masası koymuşlar. Biri ona masaj yapıyor, mentoru ise masaj masasının altına yatmış sporcuyu motive ediyor. Ben de onlara bakarak motive oldum (gülüyor). Ben o yarışta ABD’liyi geçtim ama aslında bu işlerin böyle olması lazım. Ülkeler bu tip organizasyonlara kendi ekipleri ve aşçılarıyla gelirler. Mesela ben orada fena bir şekilde midemi bozdum. 3 günde 5 kilo verdim ve o yüzden bir kaza da geçirdim. Bunlar hep tecrübesizlik ve yanındaki ekibin bu işleri bilmemesinden kaynaklanıyor. Ancak Olimpiyatlar’a katılmak benim için çok büyük bir tecrübeydi. Sergey Bubka gibi birçok önemli sporcuyla tanıştım ve onlarla zaman geçirdim. Bu her zaman ele geçmeyecek bir fırsat.

Türkiye’de macera yarışlarını ilk kez düzenleyen kişisin. Böyle bir fikir nereden aklına geldi?

Küreği bıraktıktan sonra, 2000 yılında Camel Throphy seçmelerine girdim. Aslında daha önce katılmak istemiştim ancak kürek çektiğim için kamplar ve yarışlar nedeniyle vaktim olmuyordu.  2000 yılında elemeleri kazandım fakat tecil kağıdını vermediğim için asker kaçağı pozisyonuna düşmüşüm ve bu sebepten ötürü yarışa gidemedim. Elemeleri kazanıp gidememek çok hüzünlü bir anıdır benim için.

Sonra arayışlara başladım ve macera yarışlarının çok güzel olduğunu düşündüm. Doğada olmak, dağ bisikleti, kano, yön bulmak…  O zamanlarda internet çok yaygın değildi bu yüzden araştırmalar 2-3 sene sürdü. Bir takım kurayım ve yarışlara gidelim diye düşündüm. Bu takımla Hırvatistan’da bir macera yarışına katıldım ama bunları yaparken içimde hep “Ülkemde bu işi yapayım, insanlar katılsın ve bu iş ülkemde büyüsün” diye bir düşünce vardı.

İlk etapta günlük yarışlar düzenlemeye başladım. Sonra o yarışlara sponsorlar bulmaya başladım. Bu sırada macera yarışı takımımız Team Touareg Türk kadrosuna Faruk Kar, Bakiye Duran ve Utkuer Yaşar’ı dahil ettim. 2007 yılında Türkiye’nin ilk şampiyonası dediğimiz Kürtün Macera Yarışı’nı organize ettim. Ertesi sene bunu uluslararası ölçekte yaptım. Vali bir önceki organizasyonu çok beğenmişti ve bu sayede Gençlik Spor İl Müdürlüğü’nden maddi destek de aldık. O yarışa Arjantin, ABD, Şili, Brezilya, Polonya’dan gelen birçok ekip oldu.

Ülkede ilk olan bir organizasyonu düzenlemek zor olmadı mı?

Macera yarışı düzenlemek çok zor. Macera yarışı, triatlon veya bisiklet gibi temiz ve kısıtlı bir alanda yapılmıyor. IRONMAN’de 220 kilometre yol yapıyorsunuz ama yine de kısıtlı diyorum çünkü parkur belli. Macera yarışında ise katılımcılara haritayı veriyoruz, gitmelerini istediğimiz noktaların koordinatlarını veriyoruz o kadar. Yani şuradaki yoldan da gider, arkadaki patikadan da gider veya önündeki dağı aşarak da gider! Dolayısıyla kaybolma ihtimalleri çok. Kaybolan yarışçıları belli bir zaman içinde bulmanız lazım. Bunun için de kendinize özel yollar, iletişim kanalları geliştirmeniz lazım. Ayrıca sporcular yalnızca koşmuyor; bisiklete biniyor, belki sonra dağcılık yapıyor, kürek çekiyor, ondan sonra tekrar bisiklete biniyorlar… O malzemeleri bir etaptan diğerine biz taşıyoruz bu da büyük bir lojistik gerektiriyor. Bu lojistiği yapacak görevlileri önceden bilgilendirmeniz ve antrenman yaptırmanız lazım. Onların yeme, içme ve barınmasını sağlamanız lazım. Pahalı ve meşakkatli bir iş ama biz bunu yıllarca severek yaptık. Bizden sonra bu yarışlar eskisi gibi çok yapılmıyor. Benim yarışlarıma katılarak tecrübe edinen bazı arkadaşlarım bunu yapıyor. Biri İstanbul’daki Macera Akademisi.  Diğeri ise Eskişehir’deki eski SAT komandosu Hakan Çalışkan. İstanbul’daki biraz daha oyunvari, Eskişehir’deki ise daha “sert”.

Macera yarışları için kurduğun Team Touareg Türk hala aktif mi? “Touareg” ismi nereden geliyor?

Touareg’ler Sahra Çölü’nde yaşayan bir kavim. 2000’li yıllarda Tunus’a gittiğimde onları da ziyaret ettim. Çok misafirperverler, yıldızlara inanıyorlar ve taptıkları 12 adet yıldız çeşidi var. Ben bu yıldızlardan birini çok beğenmiştim, adını sordum “Gri gri” dediler. Özelliği ise macera yıldızı olmasıymış. O yıldızların da kolyelerini yapmışlardı, ben de bunlardan birini aldım ve yıllarca boynumda taşıdım. Daha sonra da “İşte bizim ekip Touareg’ler gibi olmalı, macera yarışlarında çölde bile hayatımızı devam ettirebilmeliyiz” dedim ve Team Touareg Türk ortaya çıkmış oldu. Logomuzu da “gri-gri” yıldızı yaptık.

Takımımızdan Faruk Kar ve Bakiye Duran ile sürekli iletişimdeyiz. Faruk daha çok ultra maratona yoğunlaştı, ben ise IRONMAN’e. Dolayısıyla macera yarışları için çok vakit bulamıyoruz. Ama bundan önce Team Touareg Türk olarak Çin, Moğolistan, Kanada, Fransa, Şili gibi dünyanın birçok yerinde yarıştık.

Bunlardan birinde de dünya üçüncülüğü elde etmiştiniz değil mi?

Evet, Patagonya’daki yarış için kabul edilen 12 ülkeden biri bizdik. Bu yarışa “Ben gidip yarışacağım” diye katılamıyorsun. Önce takımın CV’sini yollaman ve kabul edilmen lazım. Arjantin ve Şili topraklarını kapsayan Patagonya’da dünyaca kabul edilmiş bir rezerv alan vardı ve bu alana daha önce hiç insan sokmamışlardı. 2008 yılında bu bölgeyi yarışa açtılar. Daha önce hiç insan girmemiş bir bölgede bulunmak hayatımda yaşadığım en unutulmaz tecrübeydi. Oradaki doğal hayatı bozmamamız için yarıştan önce 2.5 saatlik bir toplantıyla bize neler yapmamız gerektiğini anlattılar.

650 kilometrelik bu yarışı bitirme süresi 10 gündü ve biz 7 günde üçüncü olarak bitirdik. Yarışı sadece 4 ekip bitirebildi, diğerleri ya kayboldu ya da yarışı yarıda bıraktılar. Gerçekten çok zorlu bir yarıştı.

Daha önce insan girmemiş olan bu bölgede başınıza mutlaka unutulmaz olaylar gelmiştir. Bunlardan birkaçını bizimle paylaşabilir misin?

O kadar çok şey yaşadım ki konuyla ilgili bir kitap yazıyorum! Unutmadığım şeylerden birisi: Bölgedeki Rio Grande nehrinin olması gereken yerde yürüyorduk ama nehir yoktu. Toprak gibi bulaşık süngeri kıvamında bir yerde ilerliyorduk. Adımınızı atınca ayağınız biraz batıyor ve su çıkıyordu. Bazen bileğe bazen ise kasığınıza kadar saplanıyorsunuz zemine. Sonradan öğrendik ki bölgede insan yaşamadığı için mantar ve su yosunundan oluşan likenler suda büyüye büyüye nehrin üzerinde bir katman oluşturmuş ve böylelikle biz nehrin üzerinde yürümüşüz.

Bu bölgede bir de çadır kurduk. Sürekli yağmur yağıyordu ve sırılsıklam olmuştuk. 4 kişi tek bir çadırın içine girdik. Islanan ayakkabı ve çoraplarımızı da çadırın fermuarının hemen dışına koyduk. Sabah kalkınca fermuarı bir açtım buz gibi bir hava geldi içeri. Çorabımı arıyorum ama her yerde ayakkabı var. Meğer çorap ıslak olduğu için donmuş ve ben ayakkabı diye çorabı elliyormuşum. Çorapları giymemiz lazım fakat nasıl giyeceğiz? En sonunda hepimiz çorapları koltukaltımıza soktuk ve titreye titreye ısıttık!

Yine yarış devam ederken yemeğimiz bitti. Sadece protein bar vardı ancak benim midem kaldırmıyordu. Canım peynir ekmek istiyordu. Bir sırtta yürürken gözümün karardığını hissettim. Tekrar kendime geldiğimde ağaca bağlı olduğumu gördüm! Açlıktan bayılmışım ve beni tutup ağaca bağlamışlar. Meğer bir tane sandviç kalmış. Onu dörde bölüp yedik ve ertesi gün de o 110 kilometrelik bölümün bitişine vardık.

2010 yılında başladığın triatlon sporunda ise 11 ay içinde: iki Half, bir Full IRONMAN ve bir de maraton koşmuşsun. Triatlonu deneyince “Aradığım sporu buldum” dedin mi?

Çok yakın olduğum arkadaşlarım IRONMAN triatlon yapıyorlardı ve beni de denemem için teşvik ediyorlardı. “Bir deneyeyim” dedim ve bana ufak gelen ödünç bir bisikletle hazırlanmaya başladım. Belçika’da bir Half-IRONMAN yarışına kayıt oldum. Gayet güzel hazırlandım ancak yarıştan 21 gün önce motosiklet üzerindeyken bir araba çarptı bana. Ayağımdaki kaslar yırtıldı, kemikte çatlaktan şüphelendiler ve ayağımı alçıya aldılar. Günler sonra yarışım vardı, parasını ödemiş, oğlum ve eşim dahil uçak biletlerini almıştım. 23 senedir tanıştığım bir doktorum var. Ona yarışa girmem gerektiğini söyledim o da “Tamam ama dediklerimi harfiyen yapacaksın” dedi.  Söylediklerinin hepsini yaptım, yarışa o şekilde girdim ve bitirdim. Böyle yapabiliyorsam, daha iyisini de yapabilirim diye düşündüm.

Başka bir ödünç bisikletle ikinci bir yarışa girdim ve onda daha iyi bir derece elde ettim. Sonra “Tamam, ben bu işi yaparım. Bir de Full-IRONMAN yapayım” dedim. Kendime 1-2 sponsor buldum ve 2012 yılında ilk Full-IRONMAN yarışımı yaptım. O zamandan beri de yarışıyorum.

Triatlondan macera yarışlarına oranla daha mı çok keyif aldınız?

Hepsinin kendine göre farklı zevkleri var. Macera yarışında daha fazla malzeme kullanıyorsun, daha meşakkatli, daha “pis”. IRONMAN’de ise çamur falan olmuyorsun ama onun zorluğu ve zevki de başka. Şimdi vaktim olsa macera yarışı da yaparım, ikisinden de çok büyük haz alıyorum ancak derece yapmak için bir disiplin üzerine eğilmen gerekiyor. Ben de triatlona yoğunlaştım.

Türkiye’nin 13’üncü IRONMAN’i olma hikayeni anlatabilir misin? Nasıl hazırlandın, neler yaşadın?

Ben spor akademisi mezunuyum. Antrenman prensiplerini okudum, fizyolojiyi, insan vücudunu biliyorum. Yıllarca da kürek antrenörlüğü yaptım ama tabii IRONMAN mesafesinde triatlon yapmak ayrı bir şey. Burada bir değil üç branşa hazırlıyorsun ve ekstrem mesafelerde (4 kilometre yüzme, 180 kilometre bisiklet ve 42 kilometre koşu)! Durum böyle olunca bu sporda başarılı olmuş isimlerin antrenman modellemelerine bakmaya karar verdim. Mark Allen isimli IRONMAN’de eski dünya şampiyonu olan atletle yazıştık ve ondan program aldım. İnternette bulduğum diğer programları araştırdım ve ilk yarışıma böyle hazırlandım. Koşu için çok iyi bir atlet ve antrenör olan, camiada “Koşan Adam” olarak bilinen Kemal Öztürk ile çalıştım. Bisiklet ve yüzme antrenmanlarını kendim yazdım.

Yarış ise oldukça zorluydu. Düşünsenize, Türkiye’de benden önce bunu sadece 12 kişi yapmıştı. Bunlardan 3-4’ü yurt dışında yaşıyor. Buradakilerden 1-2 tanesi benim arkadaşım onlar da antrenmanlarını yurt dışındaki şampiyon sporculardan ve antrenörlerden alıyorlardı. Benim ilk IRONMAN’im bu açıdan bakınca biraz kör dövüşü gibi oldu bu da dereceye yansıdı biraz ama yine de ilk yarışı bitirebilmek çok özeldir.

Yarış bitince neler hissettin?

İlk yarışta bisiklette giderken 60’ıncı kilometreye doğru bir ağlama krizine tutuldum. Aylardır üzerinde çalıştığım şeyi yapabiliyorum duygusuydu sanırım bu. Hüngür hüngür ağlamaya başladım, durduramadım kendimi! Sonra kendime “Daha önünde 120 kilometre daha bisiklet sonra ise bir maraton var. Sakin ol” dedim.

Yarışı bitirince ise genelde üşüyorsun. Hava ne kadar sıcak olursa olsun terli olduğun ve enerjin bittiği için bir üşüme geliyor. Isınmak için alüminyum folyolara sarılıp bisikletimi almaya giderken “Yapılacak iş değil, nereden geldik buraya” diye söyleniyordum. Havaalanında yemek yerken ise yarışı bitiren arkadaşlarımdan Nikola Marinçiç’e “Şimdi nereye gidiyoruz?” diye soruyordum! Zaten hep böyle oluyor. Yarışı bitiriyor sonrasında ise “Sırada ne var?” diyoruz…

Oğlun Atlas’ı sırtına alarak dağlara tırmanıp, kross kayak yapıyormuşsun. Sen bunları yaparken o halinden memnun mu? Hatta bir de bebek arabasını 42 kilometre iterek maraton tamamlamışsın!

Atlas şu anda 8 yaşında ve halinden çok memnun. 2.5 yaşındayken onu iterek 4 saat 47 dakikada maraton koştum. Yarı maraton, 10K yarışları koştuk, kross kayak yaptık. Şimdi kendi de triatlon yapmak istiyor. Yakında Gloria Iron Kids yarışına girecek. 4 saat durmadan bisiklete binebiliyor.

Şimdi bir de Atlas’a kardeş Dağhan geldi. Onunla da bir Half-IRONMAN yapma planım var. Bunu Team Hoyt diye bir baba oğulda görmüştüm. Oğlunun belden aşağısı tutmayan bir baba sırf oğlu istediği için onunla maraton koşuyor, IRONMAN yapıyor. Düşünün oğlunu bota koyuyor, sırtına iple bağlıyor ve o şekilde 4 kilometre yüzüyor. Sonra özel bir bisikletle 180 kilometre bisiklet çeviriyor. Üstüne de özel bir koşu aparatıyla maraton koşuyor. Ben de onlardan çok etkilenmiştim…

Aynı zamanda eşin de IRONMAN. O, bu spora seninle tanıştıktan sonra mı başladı?

Kendisi yıllarca ABD ve Kanada’da yaşamış ve oralarda yarı maraton ve maraton koşmuş. Biz tanışmadan önce de 2 tane yerel triatlon yarışına girmiş ama bunu IRONMAN mesafesinde yapmak gibi bir düşüncesi yoktu. Ben onu teşvik ettiğim zaman “Hayatta yapmam” diyordu ama sonra Half-IRONMAN yaptı. Sonra “Hayatta Full-IRONMAN yapmam” diyordu onu da 2 kez yaptı!

Aynı tutkuya gönül vermiş olmanın birçok avantajı da oluyordur değil mi?

Ben kendi öğrencilerime de her zaman “Eşinizi ihmal etmeyin” diyorum. İhmal ettiğiniz zaman evde kavga çıkar ve bu sporu yapamazsın çünkü bunun için çok büyük zaman harcıyoruz. Bunun yanında bizim evin salonunda 4 tane bisiklet var mesela. Hangi kadın bunları evinin salonunda tutmak ister ki? Veya sabah saat 5.30’da kalkıp idmana giden bir koca veya kadın. İdmandan gelip duş alıyorsun ve direk işe gidiyorsun. İşten gelince önce idman sonra akşam saat 10’da yemek yersen yersin.  Hafta sonunda tatil olduğu için en uzun idmanlarımızı o günler yapıyoruz. Bunu bir hafta yaparsan eşin bir şey demez belki ama diğer hafta da aynı şeyi yaparsan işler değişir. Eşim de bu sporu yaptığı için ben çok şanslıyım bu konuda.

Hillside City Club’da müdürlük görevi yürüttüğün sürede üyeler için düzenlediğin farklı organizasyonlar oldu mu?

Oradaki görevimden şubat ayından itibaren ayrıldım fakat görevim süresinde çok farklı organizasyonlar düzenledim. Mesela 2010 yılında “Hillside bayrağını Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkaracağız” dedim ve elemeler sonucunda 10 kişilik Hillside Dağcılık Takımı’nı kurduk. Bu ekip Ağrı Dağı’nın zirvesine çıktı. Ertesi sene herkes “Kilimanjaro Dağı’na mı çıkacağız acaba?” diye beklerken “Bu sene dağ yok, İstinye’den kürek çekerek Bozcaada’ya gideceğiz” diyerek herkese bir çalım attık. 100 kişi başvurdu elemelerden sonra 12 üyeyle kürek çekerek Bozcaada’ya gittik. Ertesi sene herkes Bozcaada’dan Antalya’ya kürek çekmeyi beklerken Likya Yolu’nu tek seferde yürüyüp koşan ilk biz olacağız dedik ve 30 üyeyle birlikte 509 kilometreyi 8 günde geçtik. Daha sonra herkes yine koşu beklerken “IRONMAN yapacağız” dedik. Şu anda Hillside üyesi IRONMAN sayamayacağım kadar çok var.

Antrenman programların ağırlık çalışmalarını da içeriyor mu?

Yıllardır ağırlık çalışmıyorum. Vücut ağırlığıyla bazı çalışmalar ve TRX yapıyorum. Compex  isminde profesyonel sporcuların kullandığı bir cihaz var. Onu çok sık kullanıyorum. Bu cihaz aynı zamanda fizik tedavide de kullanılıyor ve laktat tolere edebiliyor.

Triatlon, macera yarışlarının içerdiği dallar haricindeki diğer sporlarla ilgileniyor musun?

Futbol hariç birçok sporu severek izlerim ve bunların çoğunu da hakkını vererek yapabilirim. Seyredip analiz etme yeteneğimin iyi olduğunu düşünüyorum. Kürekçi olduğum için kayaking, paddling, dragon boat gibi sporları iyi yapıyorum. İyi kayak yaparım. 4 sene enduro motosiklet yarışlarına katıldım hatta bu alanda Türkiye derecem var. Off-road aracını iyi kullanırım. Kanyoning çok yaptım ve birçok insana yaptırdım. Paragliding ve scuba dalışı yaptım ancak bunları sürdürmek çok zor çünkü hepsine ayrı vakit ayırmak gerekiyor.

Patagonya’da rezerv alanında yaşadıklarının haricinde aklına gelen başka unutulmaz şeyler var mı?

O kadar çok var ki! Yine Patagonya’da kel bir tepeyi çıkarken güneşin önüne bulut geçer gibi bir karartı oluştu. Yerde hareket eden bir gölge gördüm. Kafamı bir kaldırdım devasa bir hayvan. Şili kondoruymuş. Kanatlarını açınca neredeyse bir arabadan daha büyük oluyor, dördümüz de onu görünce donup kalmıştık.

Bir de Macera Yarışı Dünya Şampiyonası sırasında Pasifik Okyanusu’nda kürek çekerken balinaların çok olduğu bir bölgede karşımızda bir anda devasa bir kuyruk gördük. Balina kuyruğunu vurduğunda metrelerce su çıkarttı neyse ki fazla güçlü değildi. Bir de sağlam vursa kesin devrilirdik!

IRONMAN’de unutamadığım bir olay da  Fransa’da yürüyüş-koşu arası ilerlerken arkamdan sürekli kendi kendine “Motivasyon, motivasyon” diye söylenerek gelen bir atlet vardı. Sürekli aynı şeyi tekrarlayarak geldi geçti yanımdan fakat o sporcu her zaman aklımda kaldı benim. İki sene sonra 2013 yılında yine İsveç’teki bir yarışta koşu sırasında bacağıma bıçak gibi bir ağrı saplandı. O acı ile 16 kilometre yürümek zorunda kaldım. Bir anda o adam geldi aklıma ve kendi kendime “Motivasyon, motivasyon” diye söylenmeye başladım! Orada birkaç sporcuyu geçerken onların beni alkışlaması çok hoşuma gitmişti. Kendi kendime güldüğüm adamın yöntemini motive olmak için kullanmıştım!

Bir kere de ABD’deki IRONMAN’in maraton etabında kasaba gibi bir yerden geçerken bir anda her yer pizza koktu. Kenardaki bir adamın elinde koca bir pizza kutusu vardı sporculara ikram etmeye çalışıyordu. Ben de geçerken elimi kutuya daldırdım herkes o anda bağırmaya alkışlamaya başladı. Kaptığım şey pizza değil sarımsaklı ekmek çıksa da o an bana çok iyi gelmişti. O da ilginç bir anıydı…

Sponsorların bulunuyor mu? Sponsor desteği bulma konusunda sıkıntı çekiyor musun?

Sponsor bulmak çok zor. Bundan 6-7 sene önce birileri beni aradı ve “Siz macera yarışları düzenliyormuşsunuz ve böyle bilinmedik bir spor için sponsor bulabiliyormuşsunuz. Üniversitedeki hocamız sizi tez konusu olarak verdi” dediler.  Tabii özellikle macera yarışlarında sponsor bulmak çok zor iş. Düşünsenize: Bir firmanın sahibine gidip “Ben bisiklete bineceğim, dağlarda koşacağım bana para ver!” diyorsun. Buradaki işin püf noktası: Sponsor sana neler verecek ve sen onlara neler vereceksin. Bunları iyi belirlemek lazım. Şimdi birçok kişi benim sponsorluk anlaşmalarım olduğu ve uzun yıllardır bu işin içinde olduğum için bana sponsorluk dosyalarını gönderiyor. Bunlara bakıyorum: “Şöyle sporcuyum, şu yarışlara katılacağım 5, 10 veya 50 bin dolar para!” İyi de adam sana neden para versin? Sen ona ne vereceksin?   Kimse kimseye biraz spor yapsın diye para vermez, her şey karşılıklı. Mutlaka senden bir beklentisi olacak sen de onu yakalayıp ona göre bir paket sunacaksın sponsorlara. Ben bunu şu zamana kadar kendime yetecek kadar iyi yaptığımı düşünüyorum.

Şimdi bisiklet sponsorum: Trek markası. Öncesinde Team Touareg Türk’te de sponsorumuzdu. Onun kadar eski sponsorum Polar: Kol saati değil kol bilgisayarı deniyor artık. Bütün verilerimizi burada görebiliyoruz. Ayakkabı sposonsorum On Running. Dünyada yeni bir marka ama hep şampiyon sporcular tarafından kullanılıyor. Türkiye’de de yeni yeni tanınmaya başladı. Kompresif giysi markası BV Sport da sponsorlarımdan biri.  Telefon sponsorum Alcatel. Enerji sponsorum Türkiye’nin ilk yerli jel ve bar firması olan B-Active.  Bana teklif geldiğinde önce bir denemek istedim çünkü jel ve bar tıpkı ayakkabı gibi çok kişisel bir şey. Rahat etmezsen veya mideni bulandırırsa istedikleri kadar sponsor olsunlar hiçbir önemi yok. Birkaç hafta ürünleri denedim ve çok iyi geldi.

Sponsorlarımı her fırsatta vurgulamaya, istediklerine cevap vermeye çalışıyorum. Onların desteği olmadan bu sporu ilerletebilmek çok zor.

İlerisi için hedeflerin, hayallerin neler?

Birkaç hayalim var ve onları yapacağım. Ben kürekte ve macera yarışlarında dünya şampiyonalarında yarıştım. Avustralya’daki IRONMAN 70.3 Dünya Şampiyonası’nda da yarışarak 3 ayrı disiplinde dünya şampiyonalarında yarışmış bir sporcu olmak istiyorum. Bu çok az kişiye, belki de kimseye nasip olmamıştır Türkiye’de.  

Bir de Güney Kutbu’nda sıfır noktasına giden ilk Türk olmak istiyorum. Kas gücüyle 950 kilometre yol katedeceğim bir ekspedisyon bu. Antarktika’ya senede bir kez gidebiliyorsun. Özel bir şirket özel izinle götürüyor seni ve Şili’den Antarktika’ya gitmek için bir bilet 14 bin euro. Gittiğin uçak da bir kargo uçağı!  

Zoru başarmak, kendimi aşmak ve bunu diğer insanlarla paylaşmak çok hoşuma gidiyor. Anlattıklarım sonucunda insanlar rutinlerinden çıksınlar istiyorum. Ben yaptım sana anlatayım, bunun yapılabilir bir şey olduğunu gör ve sen de yap. Benim de dünyadaki misyonum budur belki de...

Ali Rıza Bilal resmi websitesi

Team Touareg Türk resmi websitesi