Mobilemenu
Profile

Macera İçin Yaşamak: Fatih Kömürcü

Fatih Kömürcü. Mimar Sinan Üniversitesi, Arkeoloji bölümünde okuyan 24 yaşındaki maceracı iki sene önce karşılaştığı bir gezginin anlattıklarıyla dünyaya kalıcı izler bırakma isteğini gerçekleştirebileceğini hayal etmeye başlayarak düşmüş yollara. Marmara Denizi'ni kürekleyerek geçmiş, Gürcistan'dan Bulgaristan'a tam 1600 kilometre yürümüş, 535 kilometrelik Likya Yolu'nu baştan sonuna yürümüş, İstanbul'dan İran'a tam 8 bin kilometre pedallamış ve bunun gibi daha pek çok zorlu rotayı tamamlamış henüz genç olan yaşına rağmen. Yürümenin kanında, maceracı ruhunun ve dünyaya kalıcı bir istek bırakma hevesinin için olduğunu söyleyen Fatih Kömürcü'nün en büyük hayallerinden biri de Atlas Okyanusu'nu kürekle geçmek ve bir gün "Kas Gücüyle Devrialem" rekorunu kırabilmek. Tüm bunları yapabileceğine de "İmkanları sağlasınlar yarın yola çıkayım!" diyecek kadar inanıyor. Tabii geçmişte yaptıklarına bakınca da bu güvenin nereden kaynaklandığını anlamak çok da zor olmuyor. Şimdi gelin kendisine "gezgin" denilmesinden hoşlanmayan bu genç maceracı adamın hikayesini kendi ağzından dinleyelim...

Önce kısaca seni tanıyabilir miyiz? Böyle maceracı olma sevdası ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

Benim için macera tutkusu başladığında 22 yaşındaydım. Lüks yaşam hayalleri peşinde koşuyordum; ev, araba alayım, zengin olayım şeklinde düşünüyordum ama spora her zaman meraklıydım. Sistemin ve çevre baskısının getirdiği “Oku, üniversiteye git, para kazan, evlen, çocuk yap” görüşüne sahiptim ben de ama daha sonra bir şekilde hepsini bırakmaya karar verdim.

Bu kırılma nasıl gerçekleşti? Her şey bir anda mı oldu?

İşimi bir anda bıraktım. İlk etapta “fitness” ve “crossfit” ile ilgilendim ama beni tatmin etmiyordu. Daha sonra bir arkadaşımın evine bir çocuk geldi. Hindistan’a falan bisikletle gittiğini duyunca bende bir gaza gelme durumu oldu. Evdeki diğer bir arkadaş da “Biz de İzmir’e gidelim birlikte” teklifini ortaya attı. Birkaç gün sonra kendime bir bisiklet aldım, yanlış bir bisiklet aldım hem de! Bu uzun mesafe bisiklet yolculuğu nasıl oluyor diye araştırırken “Kas Gücüyle Devrialem” rekorunun sahibi Erden Eruç ismiyle karşılaştım. Onun yaptıklarını okuyunca donakaldım. Bende zaten kalıcı olma, dünyaya unutulmayacak bir şey isteğim vardı ben de “Bu rekoru kıracağım” dedim. Büyük şeyler yapmak için beklememeye karar verdim: “Bana gökten bir el inmeyecek. Kimse beni buradan alıp başka bir yere koymayacak. Bu riski almak zorundayım” dedim ve hayatımı tamamen bu tarafa yönlendirdim.

İlk maceran da İzmir’e mi oldu?

Evet, bu teklifi ortaya atan arkadaş iptal etti ama ben çadır kurmayı bilmeden, ne yenir, ne içilir kısacası hiçbir şeyi bilmeden yola çıktım ve 500 kilometre bisiklet sürdüm.

Bundan bir ay sonra İstanbul’dan çıktım feribotla Yalova’ya geçtim. Motorlu araç kullanmadığım için feribotla geçtiğim kısımları saymıyorum. İstanbul – Fethiye arası gittim demiyorum; Yalova – Fethiye arası 780 kilometrelik bir bisiklet yolculuğu yaptım ve ilk seferkine göre çok daha iyi bir yolculuk oldu.

Bunun da üzerinden bir ay geçtikten sonra yürüyüş ekipmanları aldım ve dünyanın en iyi yürüyüş parkurlarından biri olan yaklaşık 530 kilometrelik Likya Yolu’nu başından sonuna kadar yürümeye karar verdim. Elimde harita dahi olmadan çıktığım bu yolculuk 20 gün sürdü. O yol da benim için çok iyi bir deneyim oldu. Kendimi tanıdım, ilk kez ormanda tek başına yattım. Bu deneyim beni hem psikolojik hem de fiziksel olarak epey zorladı ancak daha da yükseltti diyebilirim.

Sonra bir de Marmara Denizi’ni deniz kayağıyla geçme hikayen var tabii…

Evet, o yürüyüşten sonra denizde bir şeyler yapmaya karar verdim. İstanbul’da deniz kayağı eğitimine başladım ancak bana yeterli gelmedi, fiyat olarak da yüksek geldi. Kocaeli’ye taşındım ve 2 ay boyunca Körfez’in durgun sularında idman yaptım.

Daha sonra Beşiktaş Belediye Başkanı’nın yanına çıktım. Bir konuşma sırasında ona ulaşabilmek için elim 15 dakika havada ısrarla bekledim. Mikrofonu aldım önce konuşmamı böldü, başka konuya geçti ama susmadım. Atlas Okyanusu’nu geçmek istediğimi söyledim ve bana “Önce Marmara’yı geç” diyerek güldü. Ondan önce böyle bir planım yoktu ancak öyle söylenince “Haftaya geçiyorum o zaman” dedim. “Tamam, ben de seni İstanbul’da karşılayacağım” dedi, ben üç zorlu günde geçtim Marmara’yı tabii ama o karşılamadı (gülüyor).

Genelde maceraların spontane bir şekilde gerçekleşiyor gibi…

Ben hiçbir zaman nerede yatacağımı planlamadım ama tabii ki gideceğim rotaları çalıştım. Benim için önemli olan gezip görmek değil rotaları en hızlı biçimde bitirmek. Yola çıkınca Trabzon’da şunu yiyeyim, Tiflis’te burayı göreyim diye düşünmüyorum. Amacım önümdeki rotayı bitirip bir an önce diğer hedefe geçmek.

Marmara Denizi’ni geçtikten sonra da yine bir ay sonra Türkiye’nin bir ucundan bir ucuna yürümeyi düşündüm. Zaten ben yürüyüşe takık bir durumdayım. Belki bir gün dünyanın tamamını yürüyebilirim diye düşünüyorum. Ben Fethiye’nin Toros yörüklerindenim zaten “yörük” kelimesi de “iyi yürüyen, vücudu sağlam” anlamına gelir. Yani bu benim sonradan edindiğim bir hobi değil, bu benim kanımda var bunu hissediyorum.

Aynı zamanda rotaları tamamlarken sosyal sorumluluk projelerine destek de veriyorsun değil mi?

O zaman part-time olarak Meme Kanseri Derneği’nde çalışıyordum. Bu rotaları tamamlarken neden onlara destek vermeyeyim diye düşündüm. İlk baştaki amacım insanların beni daha çok tanımasını sağlamak ve dikkat çekmekti fakat daha sonra gerçekleştirdiğim sosyal sorumluluk projeleri benim motivasyon kaynağım oldu. Onları sahiplendim: “Evet, ben birileri için bir şeyler yapıyorum. Bir şeylere yardımcı oluyorum, insanlar beni destekliyorlar” diye düşündüm.

Durum böyle olunca Türkiye’nin bir ucundan diğer ucuna toplam 1600 kilometrelik mesafeyi 51 günde yürüdüm. 21 kilo çantam vardı, üzerime bir kez kalaşnikof doğrultuldu, otoyol kenarında ve bahçelerde yattım, bir botu tamamen yıprattım, 8 kilo verdim, ayaklarım yaralandı ama yine de tamamladım…

Ve tabii ki gelelim piramitlere tırmanma hikayene! O da mı birden bire gelişti?

Evet, ben aslında Mısır’ın fethinin 500. Senesinde Büyük İskender’in ordusuyla geçtiği, Hz. Musa’nın hicret ettiği Sina Çölü’nü geçmek istiyordum ancak oradaki askeri ve siyasi durumlar nedeniyle buna izin verilmedi. Daha sonra Sahra Çölü’nü geçmek istedim ancak buna da büyükelçilik izin vermedi. Beni ikna ettiler, ben de oraya turist olarak gittim.

Tabii çölleri geçemediğim için aranıyordum resmen oraya gittiğimde. Piramitlerin yanından geçerken zaten basamaklı bir yapıları olduğu için sizi tırmanmaya davet ediyorlar adeta! Büyük olan Keops’a değil ama en küçük piramide tırmanmak üzere oranın deve, at turlarını ayarlayan belalı tipleri olan “baltacılar”a biraz para verdim. Sonra onlarla iletişimi kestim onların gelmemi istedikleri tenha saatlerinde gittim ve polislerin düdüğü eşliğinde en küçük piramide tırmandım. Diğer taraftan görülebilirim diye son iki basamağa çıkmadan aşağı indim.

İndiğim an en tepeyi görmediğim için çok pişman oldum. Bir daha hayatımda elde edemeyeceğim bir fırsatı teptiğim için üzüldüm. Çıkışa doğru giderken en büyük piramit olan Keops’u gördüm ve “Onu yapamadın ama bunu yapacaksın” dedim içimden.

Geri dönünce Keops’a çıkan var mı diye araştırdım. Önceki yıllarda tırmanan Alman ve Rus iki kişi yaklaşık 1 ay hapis yatıp çıkmışlar ben de bunu göze alarak ertesi gün yanıma arkadaşımı da aldım ve bölgeye gittik. Polislerin bağırmasına, düdüklerine rağmen arkama bakmadan tırmanmaya başladım. En tepeye çıktım, fotoğraf ve video çektim. Daha sonra indim ve tabii ki tutuklandım.

Sonrasında neler yaşadın?

Tabii ilk yakalandığımda gülüyordum çünkü ben oraya çıktım ya hiçbir şey umrumda değildi! Bize her şeyi silip evimize gidebileceğimizi söylediler ancak ben “Çocuklarıma, torunlarıma anlatabileceğim bir fotoğraf almadan hiçbir yere gitmem” dedim. Arkadaşım aşağıdan çektiği görüntüleri sildi ve onu bıraktılar. Beni ise önce asansör boşluğu kadar bir genişlikte 12 kişinin kapalı olduğu bir nezarethaneye aynı gece 77 kişinin oturma salonu genişliğinde bir arada yattığı başka bir nezarethaneye götürdüler.

Şartlar gerçekten çok kötüydü. Bir grup uyuyorken diğerleri ayakta durmak zorundaydı, küçücük bir kapısı olmayan bir tuvalet kullanılıyordu, ziyaretçi veya yürüyüş izni kesinlikle yoktu çünkü orası hapishane değil nezarethane. Mısır’da kimse kavga etmiyor bu durumu, nezarethanenin nasıl bir yer olduğunu bildikleri için.

Sen orada kaç gün kaldın?

Bir gece kaldım ama bana yetti gerçekten. O geçe piramite çıktığıma pişman oldum. Ertesi gün savcılığa götürüldüm. Büyükelçiliğimizin avukatı savcıyla anlaştı ve savcı elleriyle fotoğraf ve videolarımı teker teker sildi. Orada gözyaşlarımı tutamadım. Sonra dışarı çıkınca yaşadığım rahatlamayı kelimelerle anlatamam!

Ama piramit tepesinde fotoğrafın bulunuyor. Nasıl kurtardın onları?

GoPro’nun içindeki MicroSD’deki fotoğrafları bir program aracılığıyla kurtardım. Hepsi birbirine benzeyen 6 fotoğraf vardı. Başka bir şey kurtaramadım.

Bir daha aynı şeyleri yaşayacağını bilsen yine yapar mısın?

Aynı şeyleri yaşayacağımı bilsem yine yaparım onda bir şey yok (gülüyor). Bir haftaya kadar dayanabilirim orada ama içeride 4-5 ay kalacağımı bilsem asla yapmam!

Ailen ne diyor bu yaptıklarına?

Annem “Oğlum sen de bir evlensen, çoluk çocuğun, işin, tatilin olsa” diyor ama ben “Anne dünya çok büyük. Ben Fethiye’ye veya İstanbul’a doğmadım ben dünyaya doğdum. Gezeceğim, göreceğim. Dünya o kadar büyük ki şu anda başlasam belki yine bitiremem. Benim kırmak istediğim rekorlar, bırakmak istediğim izler var” diyorum. Yani onlar pek istemiyor ama köstek de olmuyorlar…

Şu an okul hayatın da devam ediyor değil mi?

Evet, şu an Mimar Sinan Üniversitesi’nde Arkeoloji bölümü okuyorum. Okulu götürebildiğim kadar götüreceğim ama mesleği yapmayı düşünmüyorum açıkçası. Ben bir yere girip çalışamam. Ben rekor kıracağım, maceraya atılacağım. Aklımda mezun olup işe girmek değil Lut Çölü’nü, Baykal Gölü’nü, okyanusları geçmek var.

Atlas Okyanusu geçişi için bir kampanya başlatmıştın. Nasıl gitti?

60 günlük bir kampanya yapmıştık ve hedefimiz 30 bin dolar toplamaktı ancak 60 dolar gibi bir rakam topladım (gülüyor)! Bunun pazarlamasını tek başıma yapamadım, çok başarılı olmadı. Ama başka yollar deneyeceğiz.

Kesinlikle vazgeçmek yok diyorsun yani?

Size şunu söyleyeyim: Ben Maçka Parkı’nda yatıyor bile olsam bu işi yapacağım. Birilerinin büyük şeyler başarması için fedakarlık yapması gerekiyor.  

Peki buna gerçekten hazır mısın? Gerekli imkanlar sağlansa bu geçişi başarır mısın?

Yarın giderim! Öyle bir durumdayım.

Sponsor desteği alabiliyor musun?

Kutup Ayısı bana malzeme sponsoru oldu. Hem Lut Çölü hem de Sibirya rotaları için bana malzeme temin edecekler. Hırvatistan’da Ali Yüksel isminde bir abim var. Hopa’dan Hatay’a kadar kürek çekmemi ve bunun için her türlü desteği vereceğini söyledi. Böyle bir fırsat varken onu da yapacağım. fırsat varken onu da yapacağım.

Okyanus, çöl geçişleri dışında aklında farklı planlar da var mı ilerisi için?

Atlas, Pasifik, Hint okyanusları geçmenin yanında kıtaları bisiklet sürerek geçme fikrim var. Kas gücüyle devrialem rekorunu kırmak istiyorum. Kuzey Kutbu’ndan Güney Kutbu’na sadece kas gücüyle gitme fikrim var. Yani dünyada maceraperestlik ve doğa sporculuğu anlamında Türklerin yapmadığı o kadar çok şey var ki. Yapılabilecek pek çok farklı şey var ilerisi için...