Mobilemenu
Profile

Röportaj: Evren Karadağ Yılmaz

Bu spora nasıl ve ne zaman başladınız? Dağcılık ve tırmanmanın size göre en cezbedici yanı neydi?

Üniversite yıllarında doğada vakit geçirmeyi, yürüyüşler ve keşifler yapmayı planlayarak geçirirdik ders dışındaki zamanlarımızı... 

Doğada olmak, kamp yapmak bizim için büyük bir keşifti, maceraydı ve dostluklarımızı pekiştirdiğimiz en değerli anlardı. 

Derken "Neden bu işin biraz daha teknik yanını öğrenmiyoruz ki?" dediğim bir dostumla birlikte bir dağcılık kulübüne yazıldım. O dönemlerde spor tırmanış eğitimi alacağımız özel kurumlar yok!

Yıldız Teknik Üniversitesi Dağcılık Kulübü'nde iki senelik dağcılık ve tırmanış eğitimi aldım. Daha sonra ise spor tırmanışla tanıştım. İşte o anda bu sporun hayatımdaki her şeye yön verecek bir şey olduğunu inceden sezmiştim. Ballıkayalar’da tanıştığım tırmanış olgusu her geçen gün harını artırmaya başladı. Her fırsatta kayalara, doğaya gidiyordum. Hem estetik, hem mücadele dolu, hem problem çözmeye yönelik, hem de çok doğal bir platformda yapılan bu iş sanırım bu yönleriyle fazlasıyla cezbedici geldi.

 

Kaya tırmanışının dağcılığa göre ne gibi farkları var? Size daha mı heyecanlı geldi?

Bence hepsi ayrı bir serüven. Siz sadece kendi fiziğinize en uygun olanı, fikrinize ve gönlünüze en hitap edeni seçiyorsunuz. Ben kaya tırmanışını seçtim. Kaya tırmanışında kaya ile tırmanan arasındaki bire bir temas beni en çok etkileyen faktörlerden biri oldu. Ellerinizle, ayaklarınızla ve tüm bedeninizle kayanın üzerinde hareket etmeye, istediğiniz hedefe ulaşmaya çalışıyorsunuz. Hem estetik hem de çok sportif… İşin içine korku heyecan gibi mental faktörler de girince çok yönlü bir mücadeleye dönüşüyor tırmanış. O nedenle bana daha uygun geldi diyebilirim.

 

Daha önce ülkemizi milli takımlar seviyesinde de temsil ettiniz. Milli sporcu olup ülkenizi temsil etmek nasıl bir duygu?

Türkiye Dağcılık Federasyonu, ilk milli takım seçmelerini 2006 yılında gerçekleştirdi. Ben ve partnerim Uğur Yılmaz, bu seçmeler sonucu ilk milliler olarak ülkemizi Rusya’da temsil ettik. Bu bizim için çok önemliydi. İlk jenerasyon tırmanıcılardan olduğumuz için daha önce sadece daha amatör yarışmalarda yarışmıştık. Milli olmak yurtdışındaki uluslararası organizasyonlarda yarışmak demekti ve bu da çok heyecan vericiydi! Yeni duvarlar, yeni rotalar ve yeni maceralar demekti! Bu işin neresinde olduğumuzu görmek, analiz etmek ve gidip kendimizi geliştirmek için çok iyi bir fırsattı bizim için bu yarışmalar.  Milli sporcu olup ülkemizi temsil etmek çok farklı bir ruh haline sokuyordu bizi. Tüm ekip birbirini yarışırken izliyor, tezahürat edip destek oluyordu. Birlik ve millilik duygusu baskın oluyordu her zaman. Tırmanış sporu bireysel bir spor, bu işin takımı var ama takım olarak oynanan bir oyun değil. Dolayısıyla herkes kendi yapabileceğinin en iyisini yapıp ülke adına da en iyisini yapmaya çalışıyordu. En azından ben her zaman bunu yapmaya çalıştım.

 

Ülke içinde katıldığınız yarışmalarda elde ettiğiniz en iyi dereceler neler?

Ülke içinde katıldığım yarışmalarda genelde ilk üçün içinde bulundum. 6-7 kez Türkiye şampiyonluğum var.

Tırmanış yarışmalarında başarı neye göre belirleniyor?

Tırmanış yarışmaları üç farklı kategoride düzenleniyor. Ve bu iş için üretilmiş yapay duvarlarda gerçekleştiriliyor.  Bir tanesi “bouldering” dediğimiz ipsiz yapılan, görece kısa bloklar üzerinde ama daha sert rotalarda gerçekleşiyor. Bir diğeri” lider” dediğimiz iple yapılan ve daha uzun duvarlarda gerçekleştiriliyor. Bu iki kategori de üç turdan: Sıralama, yarı final ve finalden oluşuyor. Rotalar her turda değişiyor ve daha da zorlaşıyor. Üçüncüsü ise “speed” yani hız yarışmaları. Rota standart tutamaklarla hazırlanır ve siz onu en hızlı şekilde tırmanmaya çalışırsınız. Yani zamana karşı tırmanış yaparsınız. En hızlı olan kazanır.

 

Yarışmaları bırakmanızın nedeni neydi?

Ulusal yarışmalarda aldığınız dereceleri uluslararası platforma taşımak günümüz şartlarında çok kolay değil. Kendinizi yurtdışında daha iyi ifade edebilmek için daha fazla deneyim kazanmanız ve daha fazla yarışmaya katılmanız gerek. Biz milli takım seçmeleri için yurt içinde en az üç veya dört yarışmaya katılıyorduk. Bunun sonucunda oluşan takım senede bir tane uluslararası yarışmaya katılabiliyordu. Bu da genelde şampiyona olduğu için en zoru oluyordu. 2012 yılından sonra Federasyon bu desteği de sağlayamaz oldu. Seçmeler yapılıyor ancak sporcular yarışmalara kendi bütçeleri ile gidiyordu. Bu da karşılaması zor bir bütçe çıkarıyor karşımıza.

Ben 2006 senesinde Spor Tırmanış Dünya Kupası’nda yarı finale kalmayı başaran ilk Türk sporcu oldum. Bu ilk 26’ya girmek demekti. Çok heyecanlanmış ve motive olmuştum. Ancak ülke içinde kendimizi geliştirebileceğimiz antrenman alanlarımız sınırlıydı. Daha önemlisi; senede bir defa yurtdışında yarışarak bu başarıyı daha da arttırmak imkansız gibiydi. Her sene bir yarışmaya katılmamıza rağmen, giderek daha başarılı sonuçlar alıyor, kendi limitlerimizi daha yukarı sürüyorduk. Ancak bu yeterli değildi… 2013 yılında yarışmaları tamamen bıraktım. Bu işe doğayı severek başladım ama işin yarışma kısmı da ilgimi çekti ve yarışmalara da katıldım. Şimdi yarışmalar bitse de bu serüven, bu kendinizle olan yarış hiç bitmiyor. Doğada olmak ve kayalarda olmak benim için işin her zaman en tercih edilir yanı oldu. En güzel hatları, en zor rotaları kendi çapımda zorlamaya çalışıyorum.

Dünya genelinde ve ülkemizde erkek tırmanıcı ve dağcıların daha ön planda olduğunu ve daha çok tanındıklarını düşünüyor musunuz? Sizce bunun nedeni ne olabilir?

Dağcılıkla ilgili çok yorum yapmayayım. Türkiye’de popüler olmak ise bunu istemekle alakalı bence. Yani popüler olmanın cinsiyeti yok, bunu hedef koyup üstünde çalışmanız gereken bir konu. Ve Türkiye’de çok da zor olmasa gerek (gülüyor).

Yurtdışında tırmanış branşında ünlü bayan tırmanıcıların sayısı oldukça fazla. Yani dünyada bu spor erkek egemen bir branş olarak görünmüyor. Türkiye’de bu sporu yapan kişi sayısı o kadar az ki, cinsiyete göre değerlendirme yapmak bile oldukça zor. Ama bayan popülasyonu gün geçtikçe artıyor diyebilirim. Bu branşa öğrencilik dönemlerinde devam edebilmek daha kolay. Ancak okul bittikten sonra gelecek kaygısı, sosyal ve ekonomik şartlar devreye girdiğinde dengeler değişebiliyor. Örneğin, kaya tırmanışı için doğada olmanız şart. Bu noktada da seyahat özgürlüğü, ekonomik imkanlar ve zaman devreye giriyor. O yüzden bu işte kalıcı olmak kolay olmuyor.

 

Bu sporu iş hayatı ile birlikte yürütenlerin tırmanışta iyi seviyelere gelebilmeleri mümkün mü?

Evet, bu sporu iş hayatı ile birlikte yürüten ve oldukça başarılı tırmanan arkadaşlarımız var. Ancak belli bir noktadan sonra tırmanış daha fazlasını istiyor. İşte o noktada dengeyi tutturabilmek çok önemli sanırım.

Ancak elit düzeyde ya da daha profesyonel düzeyde bu işi yapabilmeniz için tüm vaktinizi tırmanışa ayırmanız gerekebilir. Benim mesleğim iç mimarlık. Hatta yüksek lisansımı da Mimarlık üzerine yaptım. Mesleğimi yaptığım dönemlerde yarı zamanlı tırmanış yapıyordum. Ancak şimdi yarı zamanlı çalışıyor tam zamanlı tırmanış yapıyorum diyebilirim.

 

Fiziksel, psikolojik özellikleri de göz önüne alırsak, kaya tırmanışında kadınlar erkeklere göre hangi konularda daha avantajlı ve dezavantajlı? Kadınlar ilk bakışta kaya tırmanışı kendileri için fazla fiziksel güç gerektiriyor algısına kapılıp şüpheyle yaklaşabilirler ama sizce yeni başlayan tüm kadınlar fiziksel özellikleri ne olursa olsun bu işi yapabilirler mi?

Bence yeni başlayan tüm bayanlar istedikleri takdirde tırmanış yapabilirler. Dediğiniz gibi ilk başta o yanlış algı oluyor. Hatta bende bile olmuştu: “Çok güçsüzüm yapamayacağım, bir tane bile barfiks çekemiyorum” falan diye düşünüyordum ama tırmanışın en güzel yanı bence; tırmanış pratiğiyle inanılmaz hızlı bir şekilde gelişiyor olmanız. Bayanların genelde daha hafif olma, esneklik ve denge gibi konularda avantajları var. Hatta sıradan bir bayan ve erkeği ele alalım. Erkek güçlü, yapılı bir erkek olsun. Kadının hiçbir spor altyapısı olmasın, incecik bir bayan olsun. O bayan ilk deneyimlerinde o erkek arkadaştan daha iyi tırmanabiliyor. Eğitim verirken bunun örneklerini çok gördük. Çünkü tırmanış fiziksel olduğu kadar teknik ve problem çözme gibi mental olgular da içeriyor. Tabii ki bayanların daha sonra kendilerini geliştirebilmeleri için güçlenmeleri gerekiyor.

 

Sizin tırmanış anlamında en güçlü özellikleriniz neler? Yarışmalar sırasında rakiplerinizin bir adım önüne nasıl geçiyordunuz?

Kaya tırmanışındaki en güçlü özelliğim: Bir rotaya girdiğimdeki ilk denememin her zaman en iyisi olmasıdır. Eğer rotaya çok motive ve hiçbir kaygım olmadan giriyorsam o rotayı düşmeden çıkabiliyorum. Biz buna “onsight” yani ilk görüşte tırmanış diyoruz. Rotaya bakınca yaptığınız planlama, kurguladığınız hamleler bu ilk görüşte tırmanışa dahil. Bu özelliğim de yarışmalarda da başarılı olmamı sağladı diyebilirim. Ayrıca tırmanırken yapabileceğime inandığım bir rotada isem psikolojik hakimiyetim de genelde sağlam oluyor. Yani hızlı şekilde bir hatayı tolere edebilir ve ikinci alternatifi düşünebilirim, heyecanımı kontrol edebilirim diyebilirim. Ama zayıf anımda, kondisyonum düşük olduğu zamanlarda arka planda korkular konuşmaya başlar: “Yapabilecek misin, düşecek misin?” diye…  Düşmeyi düşündüğüm zaman düşerim. O yüzden genelde düşmeyi düşünmemeye çalışıyorum (gülüyor).

Yaşadığınız ciddi bir sakatlık ve atlattığınız böyle bir kaza var mı?

Evet, yaşadığım çok sakatlık var. Bu işin tabiatında sakatlıklar da kazalar da aslında olağan şeyler. Siz tırmanıcı olarak kendinizi korumak durumundasınız. Ancak bu her zaman mümkün olmuyor. Geçen sene (2014) Güney Afrika’ya gittiğimizde yaklaşık dört metrelik “boulder” dediğimiz blokların birinin tepesinden düştüm. Genelde düşüşte bizi koruması için aşağıya “crash-pad” denilen minder benzeri şeyler koyarız. Yani ölmenizi engeller (gülüyor). Onun dışına düşünce de bayağı acılı bir kaza oldu. Sakrum kemiğim kırıldı, ilik ödemleri, fıtık falan derken bir 6 ayımı falan etkiledi bu sakatlık. Ama bu sene yani 2015 yılı içinde yine Güney Afrika’ya, düştüğüm rotayı bitirmeye gittim ve bitirdim. Güzel bir hikaye oldu bu da benim hayatımda...

 

Dünya üzerinde veya Türkiye’de örnek aldığınız kadın veya erkek tırmanışçılar kimlerdir? Neden?

Genelde tırmanışı yaşam biçimi haline getirmiş insanlar beni etkiliyor. Bayanlarda bizim jenerasyonda çığır açmış Lynn Hill, Catherine Destivelle gibi isimler var. Hala onların yaptığı işlere benzer işler yapılamadı. Erkeklerden Wolfgang Güllich ve Fred Nicole gibi tırmanıcılar var. Çünkü bu insanlar bu işi yaşıyorlar, yaşayarak tırmanıyorlar.

 

Antrenman programınız nasıl? Günde kaç saat, ne tarz çalışmalar yapıyorsunuz?

Bu hedefime göre değişiyor. Eğer gerçekten sıkı bir hedefim varsa haftada en az dört gün antrenman yapıyorum diyebilirim. Bazen altı güne de çıkabiliyor. Aralıksız 15 gün antrenman yaptığımız da oldu ama hiç dinlenmeden antrenman yaptığımda bende mutlaka bir arıza çıkıyor. O yüzden dinlenerek gidiyorum. Tırmanış dışında fitness,TRX, koşu ve tırmanışa özel çalışmalar da yapabiliyoruz.

 

Bu sporla uğraşırken sizi en çok zorlayan şey nedir ve bu zorluğun üstesinden nasıl geliyorsunuz?

Boyumun kısa olması nedeniyle kaya yüzeyindeki ulaşamayacağım noktalarda, tutamaklarda isyan edebiliyorum. Bunu çoğu zaman güçle veya çok spesifik tekniklerle çözmek gerekiyor. Bu işte ne kadar güçlü olursanız o kadar iyi. Ne kadar esnek olursanız o kadar iyi. Ne kadar çok ve çeşitli bölgelerde tırmanırsanız o kadar iyi… Her zaman kendi boyuma uygun çözümler ürettiğim için bu duruma alıştım. Ama kimi noktalarda “Şöyle bir 5 cm” daha olsa hiç fena olmazdı diyorum yani (gülüyor).

Eşiniz Uğur Yılmaz’ın da tırmanışçı olmasının ne gibi avantajları var?

Uğur tırmanmayan biri olsaydı ve ben tırmanışı hala bu kadar güçlü bir şekilde yapmak istiyor olsaydım muhtemelen aramızda çatışmalar olacaktı. Ben tırmanmak istediğimde bunu başka insanlarla yapacaktım ve o da muhtemelen bundan rahatsız olacaktı. Bu ortak tutkumuzu birlikte çok daha güzel paylaşıyoruz. O yüzden bu konuda bayağı şanslıyız diyebilirim. Hem tırmanışın ruhunu, hem de benim ruhumu çok iyi anlayabildiği için tırmanışı ve bu vesileyle yaşamı en iyi onunla paylaşabiliyorum.

 

Hayatta felsefe edindiğiniz bir “motto” var mıdır?

Hayatımı tırmanışla zenginleştirip, gereksiz olan her şeyi sadeleştirmeye çalışıyorum. Tırmanış bence çok derin bir mevzu, isterseniz çok yüzeysel de yaklaşabilirsiniz tabi. Ben tırmanışın derinliklerinde seyahatler etmeye, her zaman yapabileceklerimin limitlerine dokunmaya ve bu işin ruhunu hissetmeye çalışıyorum. O nedenle de tek bir motto söyleyebilmem zor ama. “Hayat tırmanışla güzel” diyebilirim.

 

Türkiye’nin bu sporda dünyadaki konumunu nasıl buluyorsunuz?

Türkiye, dünyada ekonomik olarak neredeyse tırmanış olarak da hemen hemen oralarda diyebilirim. Yani bu işin aslında çok başındayız. Ama bizde bu işe yeni başlamanın verdiği amatör bir ruh var. Profesyonel destekler hala çok az da olsa işin samimi ve içsel bir yanı var. Dostluk, partnerlik ilişkileri hala çok önemli. Ancak bu işin önce piyasasının büyümesi ve toplumca kabul görmesi lazım. Bizler bireyler, tırmanıcılar olarak bu işi geliştirmeye katkı sağlamaya çalışıyor olsak da kurumların desteği çok daha büyük ivmeler kazandıracaktır.

 

Rutin bir tırmanış gününüz nasıl geçiyor?

Önce sert bir kahveyle başlıyor! Daha sonra da hafif bir kahvaltı ile vücut uyanıyor. Aslında tırmanış yaptığım hiçbir gün rutin geçmiyor. Tırmanış bize her daim farklı coğrafyalar farklı kaya yüzeyleri dolayısıyla farklı dinamikler sunuyor. Bu yüzünden de çok özel bir branş. Her gün yeni bir güne, yeni bir deneyime uyanıyoruz. Önce egzersizlerle ve kolay rotalarla ısınıyoruz. Sonra seçtiğimiz rotaları giderek zorlaştırıyoruz. Tırmanışı bütün güne de yayabiliyoruz. Arada dinlenmeler de var tabii. Yine kahve molası ve atıştırmalıklar… Denediğin rotaya göre dinlenme sürelerin de değişiyor.

 

Tırmanışa başlarken kafanızda kurduğunuz planın ne kadarını tırmanış sırasında uygulayabiliyorsunuz?

Eğer rotayı iyi okuyabiliyorsam kafamda kurguladığım gibi tırmanabiliyorum. Bu da rotayı bitirmemi sağlıyor. Ama her zaman işler planladığınız gibi de gitmiyor. Tabi tırmanışı güzel yapan da o eksikleri bulmak ve tamamlamaya çalışmak. Bazen tutamak beklediğinizden daha keskin veya küçük çıkıyor, bazen de eğim daha sert gelebiliyor. Bunları çözmeye çalışmak işin en sürükleyici kısmı.

Tırmanış yapmayı en çok sevdiğiniz bölge hangisi?

Tırmanış bölgelerinin hepsinin kendine has bir özelliği oluyor. Her bölge farklı tırmanış imkanları sunuyor. Bu nedenle de her bölgede mutlaka yeni bir şeyler yaşıyor deneyimliyorsunuz. Bundan on sene önce Güney Afrika’ya ilk gittiğimde çarpılmıştım diyebilirim. Buraya mutlaka bir daha geleceğim demiştim. Ve bir değil iki kere daha gittim. Bunun yanı sıra Fransa’da bu işin kalbi olan Fontainebleau bölgesini de çok sevmiştim. Orası da çok özel bir bölge. Ülkemizde de bouldering imkanı sağlayan tek bölge olan Bafa’yı çok seviyorum. Antalya’yı seviyorum. İstanbul’a yakın Bilecik taraflarındaki Pelitözü’nü de bu sıralamaya koyabilirim.

 

Bir gün mutlaka tırmanacağım dediğiniz bir yer var mı?

O hedefler hiç bitmez. Tabii ki tırmanmak istediğim bölgeler ve rotalar var. Dünyanın birçok farklı bölgesindeki tırmanış bölgelerini görmek istediğim kesin. Ama tek bir bölge ya da rota söylemem zor.

 

Eğer bu sporu yapmasaydınız hangi sporu profesyonel olarak yapmak isterdiniz? Amatör olarak da ilgilendiğiniz sporlar var mı?

Amatör olarak başka bir spor yapmayı düşünmedim şimdilik. Çünkü var olan tüm vaktimi tırmanışa aktarmak istiyorum. Tırmanış yapmasaydım sanırım tamamen sanatla ilgilenirdim. Tırmanıştan başka bir spor dalını düşünmedim bile hiç. Ancak tabii ki sağlıklı yaşamak için vücuduma iyi bakar ve genel antrenmanlar yapardım diye düşünüyorum.

 

İlerideki kariyer hedefleriniz nedir? En büyük hayaliniz nedir?

Bayan standartlarında en üst seviyeyi zorlayan çok az tırmanıcı var ve onlardan biri olduğumu söyleyebilirim. İstediğim şey; tırmanış seviyemi olabildiğince yüksek noktalara çekmek. Derece vermek istemem çünkü kafamda bir sınır yaratmak istemiyorum. Aslında vücudumun isyan edip, “Artık bu kadar” dediği noktayı görmek istiyorum. Yani limit neresi onu görmek istiyorum…

 

İleride “Tırmanışı şu yaşlarda bırakmış olurum” diye düşündüğünüz bir üst sınır var mı?

Bilmiyorum belki bu hikaye seneye bile bitebilir, ölene kadar da devam edebilir. Bu konularda çok keskin konuşmayı sevmiyorum. Çünkü her şey bir anda oluyor ve çok büyük şeyler değişebiliyor. Büyük bir sakatlık veya başka bir şey olup tırmanış beni bırakmadıkça ben onu bırakmak istemiyorum. O zaman bile yazarak, çizerek, eğitim vererek yine bu işin içinde olabilirim. Aktif olarak tırmanamasam da her zaman bu işin içinde olacağımı söyleyebilirim.