Mobilemenu
Profile

Soğuk ve Kaygan Bir Ayna

İnsanların büyük bir kısmı Avrupa'yı merak eder. Küçük ve şirin kentlerden, heybetli ve kaotik metropollerine, ülkemiz de dahil olmak üzere pek çok ülke için bir cazibe merkezidir eski kıta. Avrupa'nın en önemli ülkelerinden Almanya'da biyoloji profesörü olan Waltraud Schülze içinse dünyanın çok daha uzak ve bambaşka bir kısmıydı asıl ilgi çekici olan. Dünyanın “izbe” köşelerini bisikletiyle keşfetmeyi bir yaşam gayesi haline getiren Alman hanımefendinin listesindeki en ilginç duraklardan biri, ülkesinden çok uzaklarda bir yerlerde, Baykal Gölü'nde.

Rusya'nın Sibirya bölgesinde bulunan ve coğrafyanın “Mavi Gözü” olarak bilinen Baykal, dünyanın en derin gölü olma özelliğine sahip. Tabanı deniz seviyesinin 1285 metre altında bulunan bu dev yarık, Sibirya'nın düşünceleri bile donduran soğuğunun altında kocaman bir buz kitlesi haline gelip yerli halk için bir çeşit çevre yolu, Schülze gibi maceracılar için de ideal bir oyun alanı haline geliyor. İklim şartları, nefes kesici manzara ve dünyanın en derin çukurlarının birinin tepesinde bisiklet sürme hissi; doğayı ve macerayı en tehlikeli uçlarda yaşamayı sevenler için muhteşem bir ortam yaratıyor.

Schülze'nin yol arkadaşı Andy Hessberg'le beş günlük bir tren yolculuğuyla başlayan macerası, gerçek anlamda 31 Ocak günü gölün kuzey ucuna varmalarıyla başlamış. Eksi 25 derece soğuğun, çevreyi görmelerine hiç de yardımcı olmayan kar kütlelerinin ve kara bulutların arasında geçen ilk günler, ikili için hayli çetin geçmiş. Ancak gerçek kâbus, geceye doğru başlamış.

Gölün sürekli hareket halindeki buz kütlelerinin üzerinde, durmadan tekrar eden çatlama ve çarpma seslerini dinleyerek uyumaya çalışmak imkânsız hale gelince; tek düşmanlarının iklim olmadığını anlamışlar. Kısa sürede her iki faktöre de uyum sağlamayı başaran ikili, geceleri buldukları sessiz sakin bölgelerde uyuyup gündüzleri kar ve buzun üstünde bisikletlerini zaman zaman sürüp zaman zaman sürükleyerek günde 25 ile 60 kilometre arasında mesafe yapmayı başarmış. Baykal denilen bu buz canavarının kuzey kısmında en sert koşullarla karşı karşıya kalıp gölü yol olarak kullanan arabaların teker izlerini takip ederek güneye doğru hareket etmeyi sürdürmüşler.

Yollarını kaybedip karsız bir buz yüzeyi bulma ve buzda bisiklet sürme hayallerini gerçekleştiremeyeceklerini düşünmeye başladıkları bir günün öğle saatlerinde, buldukları bir araba izini 20 kilometre yayan bir şekilde takip ederek nihayet aradıklarını bulmuşlar. Kapkara bir dev buz tabakasının uzandığı koca bir aynanın üzerinde pedallara basmışlar. Buradan sonrasında sözü Schülze'ye bırakıyoruz: “Artık kar yoktu. Dümdüz, siyah bir buz platosu güneşe dek uzamaktaydı. Kalın tekerlerimiz sayesinde bisikletlerimiz zemine tutundu. Ancak yol aldığımız zeminden duyduğumuz kuşkuların azalması zaman alacaktı. Çünkü gözümüzü uzaklara diktiğimiz zaman, buz zemin henüz donmamış, sıvı halde kalmış gibi gözüküyordu. Aşağıya baktığımızda küçük dalgaları seçebiliyorduk. Sanki rüzgar, sabit duran gölü yerinden oynatmaya uğraşıyordu. Ama aslında her şey taş gibi sertti ve zamanın içinde öylece donup kalmıştı. Taş gibi buzun içinde beyaz çatlaklar uzanıyor, göz alıcı baloncuklar dolaşıyordu. Gün ortasının ışıl ışıl güneşinde, altımızda duran dev aynanın üzerinde pedal çeviriyorduk.”

Biliyoruz, Avrupa şehirleri çok güzel ve göz alıcı gözüküyor. Ama doğanın getirdiği çetin koşullara göğüs germesini bilenleri, başka türlü güzelliklere şahitlik edip onların bir parçası olma fırsatı bekliyor...