Mobilemenu
Profile

Sörfe Adanmış Bir Yaşam

Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Sörfle nasıl tanıştınız, bu sporda sizi çeken ne oldu?

Tenerife, Kanarya Adaları’nda okuyordum. Buradaki eğitimim sırasında büyük dalgalarda kayan sörfçüleri, yanlarındaki karavanları, çıplak ayaklarıyla gezen sarı saçlı, kapitalizmi boş vermiş insanları gördüm. Ortaokuldan beri snowboard, ilkokuldan beri de kayak yapıyordum. Herkes gibi bunun da bir board sporu olduğunu ve kolayca yapacağımı düşünüp suya atladım ancak gayet zor bir şey olduğunu anladım. Örneğin normalde göbeği olanlar her türlü board sporunu yapar ama sörf yapamaz çünkü bu gerçekten zorlayıcı bir spor. Dayak yedikçe (Bu tabiri dalgaların altında kaldığı anlar için kullanıyor) sörf tutkusu vücuduma girmeye başladı. Birkaç ay sonra doğru düzgün ilk dalgamı yakaladım. Bu dönemde okulu bıraktım. Bir sahil kasabasında, küçük bir kulübede yaşıyordum. Hayatımda sörf, yemek ve uykudan başka bir şey yoktu. O sırada okula da devam edebilirdim ama kendimi sörfe o kadar kaptırmıştım ki! Daha sonra orada kalamadım ve tıpış tıpış tekrar Türkiye’ye geri döndüm.

Okulu bırakıp sörfe başlayınca ailenizden nasıl tepki aldınız?
İlk başlarda onların haberi yoktu! Daha sonra öğrendiklerinde her şeyimi sörfe bu kadar bağlamama bir anlam veremediler. Hatta havaalanına geldiğimde beni tanıyamadılar bile; saçlar sararmış, yanık ten, omzumda sörf tahtası, zayıflayıp forma girmişim... 

Döndükten sonra sörfü nasıl devam ettirdiniz?
Şile’de dalga olduğunu biliyordum. Kışın fırtına olurdu, sabah saat 4-5 gibi kalkıp, bizimkiler duymadan gizlice evden kaçardım.

O zamanlar bunun mücadelesini veriyordum ancak ailem artık bu durumu kabullenmiş durumda. Dünya Sörf Şampiyonası’na katılmam, ilk Türk sörfçü olarak anılmamla birlikte yavaş yavaş gurur duymaya başladılar. Tabii bu arada eğitimimi de tamamlayıp doktoramı aldım.

Doktorayı nereden aldınız?
İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü’nden aldım. Hatta araştırma görevlisiydim ancak istifa ettim. Dünya Sörf Şampiyonası elemeleri sırasında İstanbul Üniversitesi benim sponsorumdu. Nikaragua’dan tut, Şili’ye kadar seyahat edip idman yapma fırsatım vardı.

Büyük dalgalara girmeye kadar verme süreci nasıl gerçekleşti?
Bunlar adım adım oluyor. Bir anda: “Haydi büyük dalgalara çıkıyorum” deme şansınız yok. Belki snowboard’da sizi dağın tepesine bırakırlar, aşağı inmeye cesaret edersiniz. Ama büyük dalgalara çıkmak için, belli bir fit’lik ve nefes kondisyonunuzun olması lazım. Bunu elde etmek de senelerinizi alıyor. Bu yüzden büyük dalgalarla mücadele etmek için ömrümü Bali’de geçiriyorum. Her dalga altında kaldığınızda, boğulma tehlikesi yaşadığınızda özgüveniniz biraz daha artıyor. “Bu sefer biraz daha ileri gideyim” diye düşünmeye başlıyorsunuz.

“Dayak yedikten” sonra tekrar o büyük dalgalara çıkarken mental olarak kendinizi nasıl hazırlıyorsunuz?
Korkak adam sörfçü olamaz. Büyük dalgalar ayrı bir boyut. Bali’ye, büyük dalga geleceğini hava tahminlerinden gördüğüm zaman kalbim 4-5 gün önceden güm güm atmaya başlıyor. Çünkü o büyük dalga geldiği ve suya girmediğim zamanlarda “Korktun” diye kendime kızıyorum. Son gün geldiği zaman, gece 2-3 gibi uyanıyorsun çünkü okyanusun sesi geliyor. Dalgalar gümbür gümbür vuruyor. Sabah saat 5-6 gibi yerini alıyorsun. Kalbin hızla çarpıyor ama suya sörf tahtanla girdiğinde hepsi bitiyor. 2-3 saat suda kalıyorsun ve aklında en ufak bir düşünce olmuyor. Bali gibi sörf seviyesinin en yüksek olduğu yerlerde suyun içinde 50-60 tane çok iyi sörfçü oluyor. Bir dalgayı sadece bir sörfçü yakalar, diğerinin önüne geçip dalgayı kesmek büyük bir saygısızlık hatta kavga sebebidir. Dalga yakalamak için; doğru yerde, motivasyonu yüksek, kararlı olmak ve rakiplerine biraz diş göstermek gerekiyor. Bir kez yakaladıktan sonra düşseniz de, suyun altında kalsanız da, “Oh!” diyorsunuz.

Sörfe başladığınızda profesyonel yarışlara katılma gibi bir amacınız var mıydı? Buna nasıl karar verdiniz?
Kesinlikle yoktu. Sörfe ilk başladığımda, bütün bu eğitim sistemleri, kariyer mücadelesinin boş olduğunu anladım. Artık hayattan ne beklediğimi biliyordum; bir sörf tahtası ve bir dalga. Şu an dünyanın herhangi bir yerinde bir sörf kasabasına gidip yaşayabilirim.

Türkiye’ye döndükten sonra sörfü tanıtmaya başladım. Arkadaşlarımın baskısıyla sosyal medyada hesaplar açıp sörfü tanıtmaya çalıştım. Reklamcı bir arkadaşım menajerliğimi yaptı ve beni ilk Türk sörfçü olarak tanıtmayı teklif etti. Böylece o sene Brezilya’ya gidip, orada ülkeyi temsil ettik. Ondan sonra kapı kapıyı açtı; sponsorlar gelmeye başladı, medyanın yoğun bir ilgisi oldu. Böylece profesyonel hayat bana kendiliğinden gelmiş oldu.

Dünya Sörf Şampiyonası’na hazırlık süreci nasıldı?
Dünya Sörf Şampiyonası’na Brezilya ve Japonya’da iki kez katıldım. Brezilya’ya gittiğimizde çok tecrübesizdik. Buradaki dalgalar yeterli olmuyordu o yüzden Brezilya’ya 1,5 ay önceden gidip çalışmalarıma orada devam ettim. Japonya’ya geldiğimde biraz daha pişmiştik. Zaten o arada sürekli fırtına olan yerlere seyahat ediyordum. Hatta bir ara havaalanlarında uyuyordum!

Sörfe başladığınızda profesyonel yarışlara katılma gibi bir amacınız var mıydı? Buna nasıl karar verdiniz?
Kesinlikle yoktu. Sörfe ilk başladığımda, bütün bu eğitim sistemleri, kariyer mücadelesinin boş olduğunu anladım. Artık hayattan ne beklediğimi biliyordum; bir sörf tahtası ve bir dalga. Şu an dünyanın herhangi bir yerinde bir sörf kasabasına gidip yaşayabilirim.

Türkiye’ye döndükten sonra sörfü tanıtmaya başladım. Arkadaşlarımın baskısıyla sosyal medyada hesaplar açıp sörfü tanıtmaya çalıştım. Reklamcı bir arkadaşım menajerliğimi yaptı ve beni ilk Türk sörfçü olarak tanıtmayı teklif etti. Böylece o sene Brezilya’ya gidip, orada ülkeyi temsil ettik. Ondan sonra kapı kapıyı açtı; sponsorlar gelmeye başladı, medyanın yoğun bir ilgisi oldu. Böylece profesyonel hayat bana kendiliğinden gelmiş oldu.

Dünya Sörf Şampiyonası’na hazırlık süreci nasıldı?
Dünya Sörf Şampiyonası’na Brezilya ve Japonya’da iki kez katıldım. Brezilya’ya gittiğimizde çok tecrübesizdik. Buradaki dalgalar yeterli olmuyordu o yüzden Brezilya’ya 1,5 ay önceden gidip çalışmalarıma orada devam ettim. Japonya’ya geldiğimde biraz daha pişmiştik. Zaten o arada sürekli fırtına olan yerlere seyahat ediyordum. Hatta bir ara havaalanlarında uyuyordum!

Dünya Sörf Şampiyonası’na iki kez katılmak sizin için nasıl tecrübelerdi? Nasıl sonuçlar elde ettiniz?
Korkutucu ve heyecanlıydı. Okyanus kenarında yaşayanlar, sörfe 4-5 yaşında başlıyorlar ve burada büyük bir rekabet var. Hayatlarında sörften başka hiçbir şey olmayan insanlara karşı yarışıyorsunuz. Derece almama imkan yoktu ama yanımdakiler “Sen ilk olacak ve bu yolu açacaksın” diyerek beni motive ediyorlardı. Türkiye’den geliyor olmam yarışmalar sırasında diğer insanların da ilgisini çekti. Brezilya’da ana haber bültenlerinde röportajım yayınlandı.

Benim asıl amacım yarışmalara gitmek değil, Türkiye’de sörfü yaymak. Böyle yarışmalara gidip ilgi çekmek gerekiyor. Yoksa siz Türkiye’nin en büyük dalgasını yakalamışsınız, en şiddetli fırtınalarda denize girmişsiniz; kimsenin umurunda değil.

İleride tekrar Dünya Şampiyonası’na katılma gibi bir planınız var mı?
Şu an eskisine göre çok daha iyi formdayım ancak böyle bir planım yok. Bir sponsor ne ister? Görsel malzeme. Bunların da en iyileri bende. Yine de sponsor olursa giderim tabii ki ancak kendi cebimden masraf yapıp gitmenin bir anlamı yok.

Yurt dışındaki çocukların 4-5 yaşından beri dalgalarda olduklarını söylediniz. Türkiye’de onlar gibi sörfe erken yaşta başlayan sporcular yetiştirmek zor mu?
Mümkün, ama zor. Anne, babanın imkanı varsa, çocuğunu 3-4 ay okyanus kenarında bir okula göndermesi gerek. Kışın, çocukların burada suya girmesi zor. Yüzünüze çarpan su o kadar soğuk ki bıçak saplanmış gibi bağırıyorsunuz. Buna “ice cream headache” deniyor.

Kendinizi geliştirmek için haftada kaç gün, ne tarz antrenmanlar yapıyorsunuz?
Dalga olmadığı zaman burada haftanın 6 günü antrenmanlarıma devam ediyorum. Sponsorum olan Mars Athletic Club’ta; havuzun dibinde nefessiz kalma gibi nefes kuvvetlendirme antrenmanları yapıyorum. Bu çalışma fırtına patladığı zaman kendini güvende hissetmeni sağlıyor. Dalga seni içeri çektikçe, panik yaparsan nefesin tükenir. Bu yüzden olabildiğince rahat olacaksın ki herhangi bir tehlikeye yakalanmadan büyük dalgalarda sörf yapabilesin. Mesela ben suyun altında tamamen koparım. Lunaparkları, çocukluğumu ve bu gibi alakasız şeyler düşünürüm. Çünkü içerisi kapkaranlık ve belli ki bir süre oradan çıkamayacaksın. Çıkmak için dalganın geçmesini beklerim. Antrenmanlar sayesinde board’unu kaybetsen bile kıyıya kadar yüzebilirsin. Ancak bütün bunlar zamanla ve tecrübeyle oluyor.

Sörf aşkının peşine düşüp Bali’ye yerleşmişsiniz? Bu süreçten bahsedebilir misiniz?
Sörfe başladığımdan beri hayalim, tropik bir yerde basit bir yaşam sürmekti. Bali’ye ilk kez 2008 yılında gittim. Ondan sonraki her seyahatimde Bali’ye olan aşkım biraz daha büyüdü. Hawaii’den sonra dünyanın en iyi dalgaları orada. Ayrıca Bali’de yaşam daha kolay. Her sabah saat 5 gibi kalkıyorum, kahvemi içiyorum, saat 6 civarı güneş doğunca motora atlıyorum ve pirinç tarlaları arasından sörfe gidiyorum. Bali’nin barışçıl havası da beni en çok çeken şeylerden biriydi. Şu anda hala kendimi oraya ait hissediyorum.

Dalgaların bağımlılık yapıcı, mistik bir tarafı da var galiba…
Suyun mistik bir tarafı var. Kaliforniya’da, amatör sporlar arasında en çok bağımlılık yapanın hangisi olduğuna dair bir araştırma yapılıyor ve en çok pozitif enerji verenin sörf olduğu ortaya çıkıyor. Su, insana bir enerji veriyor. Sudan çıktığım zamanlarda psikolojim tamamen farklı oluyor. Bunu kimisi, insan vücudunun dörtte üçünün sudan oluşmasına bağlıyor, kimisi suyun verdiği mental iyileştirici kuvvete inanıyor. İşte bu özellikler onu mistik yapıyor. Ayrıca yaşadığın doğal koşullar, gün doğumları, gün batımları, her seferinde suyun renginin değişmesi…

Nasıl bir çizginin aynısını çizemezsen, bir dalganın da aynısını yakalayamazsın. Bu yüzden başına ne geleceğini bilmiyorsun. Bu da işi mistik ve daha heyecanlı yapıyor.

Özellikle yoğun çalıştığınız dönemlerde beslenmenize nasıl dikkat ediyorsunuz?
Beslenmeme sürekli olarak dikkat ediyorum. Mesela Bali’de her sabah ılık suyun içine bir yeşil limon sıkarım. Bu bağışıklık sisteminizi kuvvetlendirir. Ardından proteini yüksek olduğu için en az iki  yumurtam vardır. Karbonhidrat için de muz, yulaf ezmesi ve kuru meyvelerle bir şeyler hazırlarım. Sonra sörfe giderim. Sörften sonra saat 2 gibi ikinci bir kahvaltı yaparım. Bu ya meyvelerden oluşur ya da tam buğday ekmeği gibi glüten içermeyen bir ekmekle kendime sandviç hazırlarım. Öğle yemeğinde esmer pirinç, sebze ve yanında protein olarak; tofu, tempeh gibi soya ürünleri alırım. Akşam da salata ve yine proteini yüksek bir gıda alırım. Ara öğünler de çok önemli; kuruyemiş ve meyveler bunun için ideal. Tabii bazen pizza ve benzeri yiyeceklerle kaçamak da yapıyorum.

Aynı zamanda İstanbul’da bir sörf okulu işletmektesiniz. Okula olan ilgi ne durumda? Bu sporun geleceği parlak mı?
Ben Hakan - Seda Ozan çiftine yani Surf School İstanbul’a geçen sene katıldım. Onlar İstanbul’da iki sezon bitirmişlerdi ve “Bu sezon beraber yapalım diyerek” beni çağırdılar. Geçen sene hiç reklam yapmadığımız halde ilgi çok iyiydi. Gelenler hep birbirinin arkadaşıydı. Bu sene daha da iyi olmasını bekliyoruz; iyi olmak zorunda çünkü İstanbul’un tek sörf okulu biziz.

Kaliforniya’da, Avustralya’da sabah trafiğinde arabaların üzerinde sörf tahtaları görürsünüz. Bu İstanbul’da da olmak zorunda. Diğer board sporları pahalı ancak dalga sörfünü ikinci el bir board’la bile yapabilirsiniz. Ayrıca sörf, bütün board sporlarının atası ve çok havalı bir spor. Dünyada çok popüler. Bu yüzden burada da patlayacağına inanıyorum.

Sörf okulunda ders vermekten keyif alıyor musunuz?
Açıkçası kabiliyetsiz olanlara ders vermekten zevk almıyorum. Suyun içinde biraz efor olmalı. Türk milleti biraz “Ben yaparım” havasında olabiliyor. O zamanlarda öğrencinin saygısını kazanmak için önce bir dalgadan dayak yemesini bekliyorum. Ondan sonra kuzu oluyor (gülüyor).

İşte onları yola getirdikten, board üzerinde ayağa kalktıklarını gördükten sonra yüzlerindeki gülümsemeyi görmek bana yetiyor.

Yılın yarısını Bali’de sevdiğiniz şeyi yaparak, diğer yarısını da İstanbul’da sevdiğiniz işi yaparak geçiriyorsunuz. Dışarıdan bakan biri için gerçekten rüya gibi geliyor ancak bu hayatın sizi zorlayan yanları da var mı?
Açık konuşayım bu düzende bir gelecek garantiniz yok. Anı yaşıyorsunuz. İstanbul’a döndüğünüz zaman bir aile baskısı oluyor. Klasik bir aile ne bekler? Ev, araba, evlilik, çocuk… Evet, çok güzel bir hayatım var ancak çok yoğun bir baskı da var. Bunlara karşı da mücadele etmeye çalışıyorum.

Türkiye’de ve dünyada sörf yapmaktan en çok keyif aldığınız bölgeler hangileri?
Bali dışında; Nikaragua, Kosta Rika, Güney Afrika, Fas ve Sri Lanka’dan büyük keyif alıyorum. Türkiye’de ise zaten benim evim olan Kilyos. Kış aylarında fırtına olduğu zamanlar da; Antalya, Hatay ve Sinop.

Sörf yaparken en zorda kaldığınız an hangisiydi?
Çok var ancak en son Ocak ayında olan bir olayı anlatayım. Büyük dalgaların olduğu bir gün, suyun içinde dört kişiyiz. Dalgalar 5’erli 6’şarlı setler halinde geliyor. Araya büyük bir tane saklanmış, biz göremedik ve o dalgayı tam kafama yedim. O sırada ayağımı mercan resiflerine vurdum ve ayağım parçalandı, board’um gitti. Akıntıya karşı yüzmeye çalışıyordum fakat kafama tekrar dalga yiyordum. Sudan çıktım, medikal bir şey olmadığı için yaralarımı limonla silmek zorunda kaldım. Bunun gibi pek çok hikayem var.

Sponsorunuz var mı? Sörfte sponsor bulmak zor oluyor mu?
İlk sponsorluk anlaşmam, bir işi tutkuyla yapan en iyi sporculara veriliyordu. Bunların içinden beni marka yüzü olarak seçtiler. Bu bir başarıydı ancak ilgi az olacak diye düşündükleri için bu projeyi futbola çevirdiler. Şu anda ise Quiksilver ve Mars Athletic Club ile olan sponsorluğum ise halen devam ediyor.

Sörf ile ilgilenenlere verebileceğiniz en önemli tavsiye ne olurdu? Bu spora başlamak için belirli kıstaslar var mı?
Tecrübeli kişilerden destek almaları daha iyi olur. Biz sörften ziyade bu enerjiyi, dünya görüşünü de onlara vermeye çalışıyoruz. Tek başına bunu yapamazsın, cesaretin olmaz; bu yüzden fazla ilerleme kaydedemezsin.

Aklınızda kalan ilginç bir sörf anınızı paylaşabilir misiniz?
Onlarca var. Mesela bir ara lakabım “karabatak”tı. Şile’de insanlar hayatlarında hiç sörfçü görmemişler. Ben sörf yaparken yukarıda içki içen iki amca iddiaya giriyor. Dalgaları aşmak için suya batıp çıktığım için birisi beni karabatak diğeri ise dalgıç zannetmiş. Ben denizden çıkınca amcalar yanıma geldiler. 70’lik rakısına iddiaya girmişler (gülüyor).

Sörfle ilgili en beğendiğiniz film veya belgesel hangisi?
Step Into Liquid’i ve Bali’de geçen The Drifter’ı çok severim.

Sörften arta kalan vaktinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
İstanbul’da bu durum biraz sıkıntılı oluyor. Artık sörften anlamayan insanlarla kolay kolay iletişim kuramıyorum. Hayatın sörfçülerin içinde geçiyor, derdini anlatamıyorsun. Bazen sörfe başlamakla iyi mi ettim, kötü mü ettim diye düşünüyorum! Eskiden sosyal bir hayatım vardı ama yine de Bali’de uyandığım her sabah “Bugün yeni bir gün” diyerek hayata daha çok tutunuyorum.

İlerisi için ne gibi hedefleriniz var?
En yakın proje İstanbul’da sörfü geliştirebilmek, board sporlarının atasının sörf olduğunu insanlara gösterebilmek.

Sörf yapmak istediğiniz ve henüz yapamadığınız bir yer var mı?
Hawaii var ancak oraya gitmek için biraz daha pişmem gerekiyor. Orada büyük bir rekabet, hatta savaş var. Dalgalar öldürücü derecede kuvvetli ama yakalayacağınız büyük bir dalgayla bir sörf dergisinin kapağına çıkabilirsiniz ve sponsorlar ayağınıza gelebilir.

Hayatınızın geri kalanını Bali’de mi geçirmeyi planlıyorsunuz?
Bali’ye gidiş amacım Kamboçya, Laos gibi pek çok ülkeyi ziyaret ederek Asya’yı bitirmekti. Buradan sonra asıl yaşamak istediğim yer Kosta Rika. Latin kültürünü çok sevdiğim için oraları da ziyaret etmek istiyorum.

Yani Bali sizin için şu an bir okul gibi…
Kesinlikle öyle. 11 dünya şampiyonluğu olan Kelly Slater’ın: “Hala sörfü öğreniyorum” diye bir lafı var. Bunun sonu yok, sörf hiçbir zaman bitmiyor.