Mobilemenu
Profile

Tünelin Sonundaki Hayat

Aron Ralston 28 yaşındayken bir sabah kanyon geçişi yapmak için evinden çıktı. Evine tekrar döndü dönmesine fakat arada yaşadıkları bir kitaba bir de başrolünü James Franco’nun oynadığı, Danny Boyle filmine konu oldu.

Ralston, 1975’te Ohio’da dünyaya geldi. 1986’da ailesinin Colorado’ya taşınması kaderini değiştirdi. Önce makine mühendisliği sonra Fransızca bölümünden alınan diplomalar, yurt dışında master, piyano eğitimleri… Fakat Colorado’nun kayak merkezleri, doğa sporlarına elverişli coğrafyası ve yazları dahi ortalama 15 derece olan havası Ralston’ın bunları bir kenara bırakıp dağlara merak salmasını sağladı. Ayrıca çığ riskinin dört mevsim eksik olmadığı, dünyanın en çetin kayak alanlarından birine ev sahipliği yapan Rocky Dağları da bu bölgedeydi. Ralston’ın hayali ise Colorado’daki tüm ‘fourteener’lere yani 14 bin feet’ten yüksek zirvelere tırmanan ilk kişi olmaktı. Bu da 53 zirve anlamına geliyordu. Mezun olduktan sonra hayatını kazanmak için Intel’de mühendis olarak işe girdi. Kısa süre sonra ise tutunamayıp hayalini gerçekleştirmeye karar verdi. İş için yerleştiği Arizona’dan ayrılıp Colorado’ya, Aspen’e geri döndü.

Utah’ta nüfus yoğunluğunun olduğu merkezden eyaletin nispeten ıssız olduğu doğuya doğru araçla üç saat gittiğinizde, sizi tek geçim kaynağı maceraperest sporcular sayesinde turizm olan, 5 bin kadar insanın yaşadığı Moab adında bir kasaba karşılıyor; ya da turistlerin taktığı adıyla “dünyanın sonu”. İşte bu kasabadan üç saat daha uzaklaştığınızda ise Blue John Kanyonu’na varıyorsunuz. Tabiri caizse, kuş uçmaz kervan geçmez bir yere.

Ralston, 2003 yılının 26 Nisan’ında hiçbir yakınına söylemeden Utah’taki Blue John Kanyonu’na yürüyüşe gitmeye karar verdi. Yanında yürüyüş botları, hidrasyon ekipmanı, her ihtimale karşı tırmanış için aldığı araçlar ve çakı gibi ufak tefek şeylerin olduğu bir çantayla evden çıkıp yaklaşık 5 saat boyunca gazladı. Utah’a vardığında bölge ortalamalarına nazaran havanın gayet iyi olduğunu görünce yanına normal bir yürüyüş için çok az fakat günübirlik yürüyüş için yeterli miktarda su ve yiyecek aldı: üç litre su ile iki Meksika gözlemesi. Zaten gece yarısından önce aracına dönüp eve sürmeyi planlıyordu.

Önce muhteşem manzarayı karşısına alıp bisikletiyle dolaşmaya karar verdi. Bu sırada bölgeye çok da hakim olmayan iki yürüyüşçüyle karşılaştı ve onları kısa süre önce yanından geçtiği kanyon geçişlerinden birinin arasındaki muhteşem alana yüzmeye götürdü. İkiliden ayrıldıktan sonra bisikletini bırakıp yolun kalanında yürümeye karar verdi.

Bundan çok daha zor ve tehlikeli bölgelere alışkındım. Çığ riski yoktu, hava muhteşemdi ve tırmanış yapmayacak sadece yürüyecektim. Yani parkta dolaşmak gibiydi benim için o gün.”

Kanyonun iyice daraldığı bir noktadan geçerken kaydı ve aşağı sürüklendi. Bu esnada yerinden oynayan yaklaşık 400 kilo ağırlığında bir kaya sağ elinin üzerine düştü. Sol eliyle çakısına ulaştı, bıçağıyla kayanın elinin üzerinde kalan kısmını ufaltmaya ve elini sıkıştığı yerden kurtarmaya çalıştı. Fakat çabaları boşunaydı. İlk gece geçerken artık acıyı hissetmiyor, dünyada ne kadar yalnız olduğunu düşünüyordu. Elbette böylesine büyük bir acıyı duymamasının sebebi acı eşiğinin yüksekliği değil, kan gitmeyen dokunun canlılığını yitirip hissizleşmesiydi. Daha kötüsü, Ralston hem bunun hem de bir şeyler yapması gerektiğinin farkındaydı.

Üç gün boyunca o halde kurtarılmayı bekledi. Fakat sonraki iki gün yiyeceği ve suyu tükenip artık sadece idrarıyla hayatta kalabileceğini ve kimsenin kendisini kurtarmaya gelmeyeceğini anlayınca o inanılmaz kararı düşünmeye başladı: Yanındaki çakıyla kolunu kesip sıkıştığı yerden çıkmayı başaracaktı. Bu düşünce özgürlüğüne kavuşması için tek yol olsa da beyni başlarda bunu yapmayı ısrarla reddediyordu. 5 gün. 120 saat. 7.200 dakika. 432.000 saniye. Kendinizle en çok ne kadar yalnız kaldınız? Ya da şöyle diyelim, mutlaka birilerinin, bir şeylerin yolunu gözlemiş ve saniyeleri dahi saymışsınızdır. Tuttuğunuz takımın son dakikalara bir kişi eksik girip skoru koruması gerektiğini düşünün. Eşinizin doğumhaneye girdiğini ve içeriden gülerek çıkacak bir hemşireyi beklediğinizi düşünün. İşte Ralston bu saniyeleri tam 432.000 kez yaşadı. Ve sonunda kendine o kadar yabancılaştı ki altıncı günde elini bilekten kesmeye karar verdi. Bıçakla ilk darbeyi vurduğunda bölgeye tampon yaptı, yavaş yavaş kayanın altındaki elini vücudunun diğer kısımlarından ayırıyordu. Sona yaklaştığındaysa fark etti ki günler önce kayayla uğraşırken kullandığı bıçağı, kemiklerini kesemeyecek kadar körelmişti. Tükendiğini hissetti. O anlardan bahsederken şöyle diyor Ralston: “Önce sonsuz bir umutsuzluk geldi fakat hemen ardından da huzur. Burada ölecektim ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Buraya kadardı, o anın gelmesini bekleyecektim.”

Açlıktan ve susuzluktan halüsinasyon görmeye başladığı anlarda bir şey fark etti. Kayanın hemen dışındaki kemik çatlamıştı ve bir şekilde oynatmayı başarırsa kemik tamamen kırılacaktı. Vücudunun ağırlığını kullanıp yukarı aşağı hareket ederek kemiği kırmayı başardı. Hidrasyon çantasındaki bükülebilir boruyu alıp kanı durdurmak için kolunu bağladı. Bunun ardından çakısıyla kıkırdakları, deriyi ve tendonları da vücudundan ayırdı. Tüm bunların hepsi bir saatten biraz fazla sürdü.

Az önce kolumu kırıp bıçakla kesmiştim ve belki de bu sayede hayatta kalacaktım. Aşırı travmatik bir andı fakat gülmeme engel olamıyordum. Oradan çıkabildiğim için kendimi kutsanmış hissediyordum.”

Yanına ne olur ne olmaz diyerek aldığı tırmanış ekipmanı sayesinde kanyonun zeminine yaklaşık 20 metrelik bir iniş gerçekleştirdi. Bu olayın başlı başına, sağlıklıyken dahi ne kadar zor olduğunu bir kenara bırakın; Ralston bunu yaparken 5 gündür doğru düzgün uyumuyordu ve tek kolundan mahrumdu! Kana bulanmış ve bilinci yarı açık bir halde arabasına ulaşmaya çalışırken kamp için gelmiş Avrupalı bir aile tarafından fark edildi. Elini kesmesinin üzerinden 6 saat geçmişken, yani artık kan kaybından ölmek üzereyken o ailenin de yardımıyla çağırılan ekipler tarafından ilk müdahale yapıldı.

İyileştikten 4 ay kadar sonra kaza görüntülerini aileme izlettirdim. Annemin düştüğü hali gördükten sonra bunları asla kamuoyuyla paylaşmamaya karar verdim.

Ailesi henüz ilk günde kayıp ihbarında bulunmuştu. Oğullarının muhtemelen yürüyüşe ya da tırmanışa gittiğinden emin oldukları için, ekipler nerede arayacaklarını iyi biliyorlardı. Aracı bulmalarının üstünden kısa bir vakit geçmişken Ralston’a da ulaştılar. Ralston’ın fiziken iyileşmesi aylar aldı. Bu süre boyunca düşünmek için bolca da vakti vardı. Başlarda yeniden spora dönmeyi bırakın, insanların arasına karışmak dahi ürkütücü geliyordu. 2006’da çevresindeki üç insan intihar edip hayatına son verince daha fazla bu şekilde yaşayamayacağını anladı. “Utah’taki kaza bile beni öldürmeyi başaramadıysa hiçbir şey öldüremez” dedi ve insanların arasına karışmaya karar verdi.

Bir kadına aşık olmuştum fakat terkedildim. İyice içime kapanmıştım. İntihara meyilli olduğumu söylediler fakat sorunu arkadaşlarım gibi çözmedim. Depresyon tedavisi görmeye başladım. 2007 kışında, bir barda arkadaşlarımın grubunu dinlerken Jessica’yla tanıştım. Bana bira ısmarladı, konuşmaya başladık ve ertesi gün yürüyüşe çıktık.”

Jessica’yla yürüyüşe çıktığı o günden bu yana Ralston, dehşet dolu saatler yaşadığı Blue John Kanyon’una defalarca gitti. Ya yürüyüş için arkadaşlarıyla ya haber yapmak isteyen gazetecilerle ya da ‘127 Hours’ filminin çekimleri için Danny Boyle ve ekibiyle. 2009’da Jessica’yla evlendiler ve Leo adında bir oğulları oldu. Bugünlerde artık sıkça sosyal sorumluluk projelerinde yer alıyor, engellilerle birlikte tırmanışlara katılıyor, suça karışmış gençlerin rehabilitasyon süreçlerine destek veriyor ve Colorado’daki doğal alanların korunması konusunda çalışmalar yapıyor.

Henüz Leo hayatta değilken, Jessica Blue John Kanyon’unu bir kez bile olsun görmemişken hatta görme planları dahi yapmıyorken Ralston, elinin üzerinde 400 kiloluk kayayla kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde ölümü bekliyordu. 127 Hours filminin finalinde ise arkalarında Blue John Kanyon’u, bir koltukta Ralston eşi ve oğluyla birlikte oturuyordu. Diğer bir deyişle tünelin en karanlık yerindeyken hayatta kalmak için akıl almaz bir çaba göstererek elde ettiği mükafatıyla.