Mobilemenu
Profile

Arazi Doğama Uygun: Aysen Solak

Uluslararası yarışlarda kürsüde görmeye alışık olduğumuz Aysen Solak, vücudunu ve zihnini uzun mesafelere nasıl hazırladığını ve yönettiğini bizimle paylaştı. Şimdilerde Prag’ta yaşayan Solak’tan geçen haftalarda gerçekleşen Mozart 100 km’de 98.km’ye kadar birinci olup, sonrasında nasıl ikinci bitirdiğinin hikayesini de dinledik.

Patikalarda önce oryantiring sonra ultra maratonlarda gördük seni. Süreç nasıl gelişti?

Aslında koşuya oryantiringimi geliştirmek için başlamıştım. Orada bir şekilde uzun mesafeyle tanıştım. Sonra işin dayanıklılık ve bağımsız olma tarafını da sevince kendimi ultralarda buldum. Arazi koşusunun doğama uyduğunu düşünüyorum.  

Spor geçmişin yok. Koşuya 28 yaşında başladın. Bunlar dezavantaj gibi görünse de seni uluslararası yarışlarda başarılı koşucuların arasında kürsüde görüyoruz. Sence başarının kaynağı nedir?

Koşuya Türkiye’de başlamıştım. Orada kürsüye çıkınca “Burası küçük deniz, koşucu sayısı belli, ülkemizde çok yeni” diyordum ama yurt dışında da çok fazla kürsü beklemiyordum. Geçmişim yok, yolun başındayım ve geç başladım. Ama ben çok istikrarlı bir şekilde antrenmanımı yapıyorum, yıllardır ara verdiğim oldu ama o disiplinimi hiç kaybetmedim. Verimli bir vücudum var ve uzun mesafede işin mental boyutu da var. Kendi kendimi yönetebiliyorum, bundan kaynaklanıyor bence.

Sosyal medyadan takip ettiğimiz kadarıyla hem salonda hem de patikalarda vakit geçiriyor hem de yoğun bir iş temposu içerisindesin. Bize bir gününün nasıl geçtiğini anlatır mısın?

Kış aylarında kuvvet antrenmanlarına daha çok ağırlık veriyorum. Yaz dönemlerinde yarışlar varken daha az kuvvet çalışıyorum. İkisini planlamak gerekiyor. Kış aylarında yaşadığım bölgede spor salonları 7’de açılıyor ve ben birçok sabah 7’de spor salonunun kapısında oluyorum. Mesaiye gitmeden önce antrenmanımı yapıyorum. Eskiden koşu bandından çekinirdim ama artık koşu bandında da koşuyorum. Çünkü kışın çok soğuk havada hız antrenmanı yapılmıyor. Kuvvet antrenmanlarımı yapıp işe gidiyorum. Şu anki çalıştığım binada da spor salonu var bazen öğlen arası bazen toplantılar arası fırsat bulduğumda antrenmanımı yapıyorum. Özel hayatımı da dengeleyebilmek için hafta sonu da antrenmanlarımı sabahtan yapıp öğleden sonra da erkek arkadaşımla yürüyüşe gidiyorum.

Elektrik Elektronik Mühendisliği okuyup, önce Polonya’ya sonra Çek Cumhuriyeti’ne taşındın. Sebepleri neydi?

30 yaşındayken karar verdim.  Durup hayatımın geri kalanını çizebileceğim bir noktaydı, her şey olduğu gibi gitmemeliydi. Ben birkaç yılda bir hayatımı değiştirmeyi seviyorum. Bir adım, bir macera ya da bir seviye atlama gibi de düşünebiliriz. “Türkiye’de bir süre çalıştım, bundan sonra ne olacak ne yapabilirim” diye düşündüm. Yurt dışına gittiğimde kişisel gelişimimle ilgili de bir şeyler bekledim. Şu anda da o düşüncemin doğruluğunu anlayabiliyorum. Çünkü çok fazla ulustan, farklı kültürlerden insanlarla tanıştım. Bunlar doğru bildiklerimizi tekrar tartmamıza yardımcı oluyor ve vizyonunuzu değiştiriyor. Bunu beklemiştim. “Challenge accepted” dedim, yani macerayı kabul ettim ve yola çıktım. Polonya’da dört yıl kaldıktan sonra kariyerimle ilgili bir sonraki adımı atmam gerekiyordu artık oradan alabileceğim hem kariyer hem kişisel gelişim anlamında bir şey yoktu. Çek Cumhuriyeti’ne karar verdim ve geldim. Şu an buradayım, sonra ne olacak bilmiyorum.

Böylelikle de birçok uluslararası yarışa gitme fırsatın oldu. Türkiye’deki yarışlarda da yer aldın. Organizasyonlar arasında bir karşılaştırma yapabilir misin?

Ülkeye göre kültürel yaklaşım farklı olabiliyor. Bazı yarışlar daha ticari, bazı yarışlar maliyet küçük olsun yeter ki koşalım yaklaşımında olabiliyor. Polonya’daki koşucuların bakış açısı oldukça sert, onlar zorlamayı seviyorlar, peş peşe yarış koşuyorlar, Cuma maraton koşup, Cumartesi ultra maraton koşanlar gördüm. Onlar çıtayı yüksek tutan, acı eşiği yüksek olan bir kültürdü. Çekler daha rahat, Slovaklar bir farklı… Uluslararası yarışların ortamı ise tamamen farklı. Orada elit sporcular oluyor, daha fazla kameralar görüyorsunuz ortalıkta. Türkiye gelişiyor, yarış sayısı artıyor ancak Polonya’da yaşadığım dört seneyle karşılaştırırsam biz sporcular olarak daha az zorluyoruz gibi geliyor. Daha lüks istiyoruz, bizim yarışlarımız biraz daha tatile dönüşebiliyor. İyidir kötüdür gibi bir kıyaslama yapmıyorum. Ama Türkiye’de yarışa gitmek için seyahat etmeniz ve uçak bileti almanız gerekiyor; bu yüzden maliyetler yükselebiliyor. Avrupa’daki yarışlarda arabayla, otobüsle, trenle daha kolay ve maliyetsiz bir ulaşım var.

Konu ultra maraton olunca en büyük etkenlerden biri dayanıklılık oluyor. Sen dayanıklılık için neler yapıyorsun yoksa bu doğuştan gelen bir şey mi?

Bence benim doğuştan öyle bir yaklaşımım var. Ben küçükken de kovalamaca oynamak yerine en uzun süre bisikletin üzerinde kim kalacak yarışı yapmak isterdim. Patlayıcı gücüm hala düşük, biri beni itse yere düşerim ama biraz kendimle inatlaşmayı seviyorum.  Dayanıklılık için ne yaptığıma gelince, -ayrıca kuvvet antrenmanlarımı sosyal medyada paylaşmamın sebebi de bu- çok fazla yarış koşmama rağmen birçok kişinin aksine hala hiç sakatlanmadım. Kuvvete çok önem veriyorum ve vücudumu çok dinliyorum. Böylece dayanıklılığım gelişiyor. Kolay gelen bir başarı kolay kaybedilir diye bir inancım var.

Beslenme konusunda da kendini dinleyerek mi ilerliyorsun?

Farklı farklı diyetler denedim, hala da deniyorum. Protein ağırlıklı beslendim, bu kış kilo vermek için yağ ağırlıklı beslenmeyi ben de denedim ki antrenmanlarıma çok olumsuz yansıdı. Son zamanlarda bitkisel proteine yönlendim. Salata, yumurta ve baklagil ağırlıklı proteinlerle beslendim. En son yarışımda çok güçlü hissediyordum.  Beslenmemden dolayı mı diye bir süre daha bunu test edeceğim.

Antrenörün var mı?

Yok. Kendi kendime planlıyorum ama kendi kendime planladığımı da tam yapamıyorum… İş hayatından dolayı veya kendimi bazen beklemediğim kadar yorgun hissedebiliyorum. O yüzden sürekli vücudumu dinleyip duruma göre, ne tür zayıflığım var, neleri güçlendirmem gerekiyor diyerek antrenman yapıyorum.

Geçen haftalarda Mozart 100K’yı ikinci olarak bitirdin. Nasıl geçti?

Ben sonuç listesine daha dün bakabildim. Benim için biraz travmatik geçti. Bu büyük bir yarış. Amerika’dan, İspanya’dan bizim sporcu dediğimiz, mesleği bu olan ve büyük markaların uluslararası sporcuları da geldi. Ben böyle bir yarışta çok da kürsü derdinde değildim. Yarış başladı ve ben çok iyi hissediyordum. Profesyonel sporcuların onlara beslenme noktalarında destek olan ve bilgi veren “Crew” dediğimiz bir takımları var. Benim öyle bir takımım yok, ben kendi başımı alıp gitmiştim. Öyle ki, ben aslında yarışta birinci gidiyormuşum ama haberim yoktu. İspanyol bir kızla önlü arkalı koşuyorduk. En sonunda 30. km’de yan yana koşarken sohbet etmeye başladık. Ben birincilik için rekabet ettiğimizin o kadar farkında değildim. O noktadan sonra ben İspanyol’u bırakıp devam ettim. Ama benim peşimden sürekli kameralar koşuyordu. Dördüncü veya beşinci gittiğimi tahmin ediyordum ve “Vay be bu yarışta ne çok kamera var” diyordum. 45. km’ye gelmeden bir kadın bana “Prima Donna”(İlk kadın) diye bağırıyordu. “Herhalde motive etmek için harekete böyle diyor” diye düşünüyorum. Kontrol noktasına gelip benden önce kaç kadın geçtiğini sordum. Bana “ilksin” dediler. Panik oldum, işin rengi değişti, stres seviyem arttı. İyiydim ve devam ettim. İki tane çok sert tırmanışı da geçtim. 65. km’de de birinciydim sonra 78’e geldim ki bana “Sen ikincisin” dediler. Bunu bana söylediklerinde ben konuşamadım ve İspanyol’un geçtiğini söylediler. O zaman kestirme yaptığını anladım. CP’den çıktım, moralim bozuldu, kafam karıştı. Takımım yoktu, bana bir bilgi veren yoktu, İspanyol’u görsem, nerede olduğunu bilsem hızlanırdım belki… Rekabet şansım elimden alındı, onun kesinlikle bilerek yaptığını düşünmedim zaten. Organizasyonla da konuştum “Hepimiz bir araya gelmeliyiz, değerlendirmeliyiz, sonuçlarınıza bakmalıyız” dediler.  Yarım saat bile ceza verseler nerede olduğunu bilmiyordum dezavantaja düştüm. Yarışa devam ettim ama çok yavaşladım, moralim çok bozuldu. Sonra İspanyol 1 saatlik bir kestirme yaptığı için yarıştan çekilmiş ve ben yine birinciyim ama haberim yok. Üzgün bir şekilde devam ettim ve en son 98. km’de Amerikan yakaladı ve bana “Sen 100K’da mısın?” dedi, ben de “Evet ama ben vazgeçtim” dedim. Ben orada ikinci olduğumu bilerek zayıf bir psikoloji gösterdim. Sonra ben üçüncüymüşüm gibi bitişe geldim. İkincilik üçüncülük fark etmez ama birincilik çok fark eder. Bitişe öyle gayet isteksiz ve yürüyerek geldim. 10 dakika kadar sonra öğrendim ki üç buçuk dakikayla ikinciymişim. 98 km’ye kadar birinciymişim ve haberim yokmuş…  Bu yüzden kendime bu kadar duygusal davranıp vazgeçtiğim için çok kızdım. Bana çok iyi bir ders oldu. Böyle bir yarışta lider olmak çok keyifliydi. Güçlü bir zihne ihtiyacımız var; bir yarışı bitirmek için gereken bir güç var, yerel yarışlarda birinciliği korumak için gereken güç biraz daha fazla, ama uluslararası bir yarışta onu korumak için gereken zihinsel güç onu kaybettiğinizdeki üzüntü daha farklıymış. Ben duygusal bir dersim oldu ben bu yarışı hep hatırlayacağım.

Uzun mesafede yarışı bırakmayı düşündüğün anlar oluyordur. Kafandaki o sesi nasıl bastırıyorsun?

Kışın fiziksel olarak zorladığım bir yarışta kendime “ben bu işi yapamıyorum, ben becereksizim, ben bu işte çok kötüyüm, kendime başka bir hobi bulmam lazım” dedim. Mozart’ta da dedim. Birinci giderken kendime bunları söylüyordum. Ama şunu biliyorum ki eğer yarışı bırakırsam o yarışa tekrar gelip koşana kadar benim aklımda kalacak. Ultra maratonlarda sürekli çok iyi veya sürekli çok kötü hissetmiyorsunuz. Kötü hissediyorsunuz, biraz sonra kendinize geliyorsunuz. Kendinize motive edici konuşmalar yapıyorsunuz, onları çok yapıyorum. Sonradan komik gelecek şekilde kendi kendime bir şeyleri inandırıyorum. Örnek vermek gerekirse bu yıl başladığım, bir iki kere düşündüğüm bir şey; ben fiziksel bir acı çektiğimde kendime üzülüyorum ve bırakmak istiyorum. Ancak şunu hatırlamalısınız ki; o yarışın birincisi de acı çekiyor. Yalnız değilsiniz. Bu şekilde düşünerek bırakmamaya çalışıyorum sonra mucize gibi bir şey oluyor, uyanış yaşıyorum ve devam ediyorum.

Uzun mesafede göz önünde bulundurulması gereken üç şey?

Güçlü bir vücut duruşu, kendi kendini motive edebilme ve sabır.

Bir kitap okudum hayatım değişti diyebileceğin bir eser var mı?

Bakiye Duran’ın Cesaret Yalnızdır kitabı benim hayatımı değiştiren etkenlerden bir tanesi. O bana hediye edilmişti ve ben onu okuduktan sonra ilk kez uzun koşmaya çalışıp galiba 27 civarı koşmuştum ve dizlerim bu durumdan çok rahatsız olmuştu…

Kadınların ultra maratondaki yeri hakkında ne düşünüyorsun?

Kadınlar aslında yapabilirler ama cesaret etmiyorlar. Belki kendilerine nazik davranmak istiyor olabilirler ve bu da bir tercih meselesi. Yoksa fiziksel veya zihinsel yetersizlikten dolayı değil. Sadece kendi canlarını biraz yakmak istemiyor ve korkuyorlar gibi geliyor. Hala gittiğim yarışlarda erkek sayısı 3-4 katı.  

Sıradaki hedeflerin neler?

100 km’yi yeterince hızlı koşmuyorum, daha hızlı koşmak istiyorum… 50-60 km’lerde çok keyif alıyorum hiç acı çekmiyorum artık. 100 km’leri de daha az acı çekerek güçlenmek istiyorum. Şu yarışı koşmak istiyorum diye bir hedefim yok ama geliştiğimi hissetmek istiyorum.

Sırada hangi yarışlara katılacaksın?

UTMB’de(Ultra Trail Mont Blanc) CCC(101 km+6,100m irtifa kazanımı) koşacağım. Daha önce gitmedim o yarışa ve zamanı geldi. CCC’ye başka yarışlarda koşarak hazırlanıyorum. CCC’ye kadar planladığım iki tane 50 km, iki tane de 130 km koşacağım. UTMB konusunda ben soğukkanlıyım. Ortamı gördüğümde muhtemelen çok heyecanlanacağım, çok iyi atletlerle start atmak hoşuma gidecek ama çok özel, kesinlikle en büyük odağım CCC’dir diye bir düşüncem yok. Hiçbir yarışa o kadar odaklanmıyorum. Bu sayede de hiçbir hayal kırıklığı yaşamıyorum. Türkiye’den de arkadaşlarımla gideceğim için özel bir yarış olacak çünkü ben yarışlara hep tek başıma gidiyorum.

Arazi koşuları için tavsiyelerini paylaşabilir misin?

Sabırlı olun, kendinizi hafife almayın, diğer insanları gözünüzde siz onlar gibi olamazsınız diye büyütmeyin çünkü olabilirsiniz. Fırsatınız oldukça o kişiler ne yapıyor diye takip edin ve soru sorun. Burada demek istediğim dünyanın en ünlü elit atletlerini takip edip onlara erişmek değil de, erişebileceğiniz, sizden daha deneyimli kim varsa o kişileri takip edin, onlarla kendinizi motive edin, bilgi alın. Önünüzde size yakın örnekler vardır, bunun avantajını kullanın. Örnek olarak Magdalena Laczak’ı örnek verebilirim. Transgrancanaria’yı iki yıldır kazanıyor. Ve aynı zamanda tam zamanlı bir işi var. Birkaç kez konuşma fırsatım oldu, aynı zamanda çok zeki bir kadın. Bu tür insanları takip etmek benim hoşuma gidiyor; tam zamanlı elit sporcu olmayıp, onlardan daha iyi iş çıkartan ofis çalışanı olan insanlar. Bunun yanında bir podcast tavsiye edebilirim: Science of Ultra, bu podcast İngilizce ve elit sporcular, koçlar ve bilim insanlarıyla röportajlar üzerine. Çok bilimsel ve ciddi konulara değiniyorlar.  Ayrıca The Strength Running Podcast with Jason Fitzgerald’ı da önerebilirim.