Mobilemenu
Profile

Beyaz Perdeye Yansıyan En İyi 5 Seyahat Filmi

İzlediğimiz her film bir bakıma çıkılmış başka bir yolculuktur. Görüntüler arasında dolaşırken bazen kendimizi o kadar kaptırırız ki, bir anda kendimizi içinden çıkılmaz o sorunun içinde buluruz: “Ben neden orada değilim?” Bazen gittiğimiz bir kente rastlarız bazen ise çok gitmek isteyip de hala gidemediğimiz bir yere. Ve film bitip yazılar aktığında elbette “Ben de oraya gideceğim” diye düşünüp planlar yapmaya başlarız İşte insanda bu duyguyu uyandıran ve “Bu yerleri bir de kendi gözümle görmeliyim” dedirten filmler.

Before Sunrise (1995)

Richard Linklater’ın yönettiği filmde Celine ve Jesse adlı iki genç ile tanışmıştık. İkisinin de kalbi kırık, ikisi de bir anlamda nereye bile gittiklerini bilmedikleri bir yolculuktadır. Bir trende karşılaşan bu iki genç, hiç planlarında yokken Viyana’da inip orada bir gece geçirmeye karar verirler. Gün boyunca kenti gezecek ve bol bol sohbet edeceklerdir. Gün bitip yeni gün doğduğunda ise aralarında gerçek bir aşk başlamıştır ama bir yandan da ayrılık vakti gelmiştir. 6 ay sonra tekrar Viyana’da buluşmak için ayrılırlar ve bizi şahane Viyana manzaraları ile başbaşa bırakırlar. Ardından biri Paris diğeri ise bir Yunan adasında geçen iki devam filmi de çekilen film bugün artık klasikler arasında gösteriliyor.

In Bruges (2008)

İki kiralık katil, yaptıkları son görevde işleri ellerine yüzlerine bulaştırmıştır. Patronları da onlara çocukken gittiği ve aklında silinmez hatıralar bırakan Bruges kentine gidip saklanmaları için emir verir. Bruges’e gelen ve bu küçük ama harika şehirde vakit geçirmeye başlayan iki İskoç her ne kadar kenti başlarda pek sevmeseler de sonradan olaylar değişecektr. Biri aşka doğru yelken açan diğeri ise temkinli davranmayı sürdüren iki tetikçinin macerası Bruges’ü de biraz karıştıracaktır.

Midnight In Paris (2011)

Nişanlı bir çiftin Amerika’dan Paris’e gelmesi ve burada geçirdikleri birkaç günü anlatan film, bugüne kadar filmlerde onlarca kez gördüğümüz Paris’e bir ilan-ı aşk gibiydi. Woody Allen’ın yönettiği filmde bir yerden sonra zaman duygusu adeta yok oluyor ve genç adam gece sokaklara çıktığında Paris tarihinde yer alan birçok yazar, ressam ya da oyuncu ile karşılaşıyor, onların takıldıkları mekana gidiyor ve kendini adeta başka bir sanat ülekesinde buluyor. Hem Paris’e hem de sanata bol bol saygı duruşunda bulunan film Paris’e bir kez daha aşık olmak içn birebir.

The Darjeeling Limited (2008)

Tuhaf ailelere beyazperdeye taşımasıyla bilinen Wes Anderson’ın birbirinden garip üç kardeşi bir araya getirdiği bu filmde, Hindistan’daki babalarının öldüğünü öğrenen kardeşlerin çıktıkları yolculuğa tanık olmuştuk. Her ne kadar bu yolculukta başlarına gelmeyen kalmasa da yol boyunca yaşadıkları şeyler kardeşlerin bir anlamda birbirlerini daha iyi tanımlarını sağlamış ve Hindistan’a geldiklerinde bir aile olma yolunda büyük bir adım atmalarına vesile olmuştur.

Until the End of the World (1991)

Seyahat etme ya da yol filmi denildiğinde sinema dünyasında akla gelen ilk isim hiç şüphesiz Wim Wenders’tir. Usta yönetmenin orijinali tam 4.5 saat olan bu epik filminde 4 ayrı kıtada 10’dan fazla ülkede gezeriz. Yıl 1999’dur ve insanlar dünyanın sona ereceğine inanmaktadır. Bu sırada sıra dışı bir suçlu ve gezginle tanışırız ve onun bir kadını dolandırmasıyla başlayan ve en sonunda uzaya kadar giden bir yolculuğa çıkarız. Baştan aşağı seyahat etme ve bir yere varılmasa da keşfetme üzerine bir deneme olan film türünün başyapıtlarından.