Mobilemenu
Profile

Dyatlov Geçidi Kazası: Abartı mı Gizem mi?

Dağcılık tarihinde, bazıları filmlere ve kitaplara da konu olmuş talihsiz kazalar bulunmaktadır. 127 hours, Vertical Limit, Touching the Void bunlardan bazıları. Ancak içlerinde bir olay var ki, yüzlerce makaleye, filme ve kitaba konu olsa da gerçekten ne yaşandığına dair halen çoğunluğun uzlaştığı bir açıklama yok. Soğuk Savaş Dönemi’nin gizemi ile komplo teorileri arasında sıkışıp kalan Dyatlov Geçidi Vakası’nın üzerinden 67 yıl geçti. Bu yazıyla birlikte, yarım asırdan fazla süredir sönmeyen ateşe birkaç odun da biz atalım.

9 öğrenci dağcı, rehber Igor Dyatlov önderliğinde 23 Ocak 1959’da Ural Dağları’na tırmanmak ve kayak yapmak üzere yola çıktılar. İkisi kadın, on dağcının her biri böyle zorlu bir parkurun üstesinden gelmek için yeterince kalifiyeydi. Ekipten Yuri Yudin, kendisini hasta hissettiği için 27 Ocak’ta ekipten ayrıldı ve yolun kalanına 9 kişiyle devam ettiler. Sonraları kurtarılan günlükler ve video kayıtları incelendiğinde anlaşıldı ki, ekip 1 Şubat’ta bir kar fırtınasına yakalanmış ve büyük bir hata yaparak rotalarını Kholat Syakhyl Dağı’na (o bölgede yaşayan yerlilerin diline göre Ölüm Dağı’na) çevirmişlerdi. Hatalarını fark ettiklerinde hemen çadırlarını kurup fırtınanın dinmesine karar verdiler. Plana göre yolculuk Otorten Dağı’nda sona erecek ve bu dağın bağlı olduğu Vizhai kasabasına gelindiğinde, yani tahminen 12 Şubat’ta bağlı oldukları kulübe bir telgraf çekeceklerdi. Fakat başaramadılar. Takvimler 20 Şubat’ı gösterdiğinde aileler iyice gerildi ve bölgeye ekiplerin gönderilmesini istediler. Polis ve asker bir ekip oluşturarak aynı gün arama çalışmalarına başladılar.

Dağcılara dair ilk iz 25 Şubat’ta bulundu. Çadırları perişan bir halde, içeriden yırtılmıştı ve ikisinin cesedi de bu civardaydı. Evet, bu beklenen bir şeydi fakat beklenmeyen dağcıların üzerlerinde yalnızca iç çamaşırlarının olmasıydı. Bir başka gizemli olay ise, çadırların bir daha kullanılması mümkün olmayan şekilde ve içeriden bıçak darbeleriyle kesilmesiydi. Böylesine profesyonel dağcıları henüz yolculuklarının başında kayak malzemeleri, yiyecek, ayakkabı ve diğer giyeceklerini arkalarında bırakacak, çadırlarını parçalayacak ve kendilerini savunmasız bırakacak hale getiren şey ne olabilirdi? Ayrıca araştırmalar sırasında dağcılardan bazılarının yalın ayak, bazılarının sadece çorapla ve kalanlarının da ayakkabılarının tekini giyerek çadırdan kaçtıkları anlaşıldı.

Kısa süre sonra az ileride üç ceset daha bulundu. Konumlarına bakılırsa kamp alanına dönmeye çalışıyorlardı. İlk bulunan beş dağcının tamamının da vücut ısılarının aşırı düşmesi sonucu öldükleri anlaşıldı. İçlerinden sadece birinin kafatasında hafif bir zedelenme vardı.

Uzun bir süre kalan dört dağcıya ulaşılamadı. İki ay sonra, Haziran ayına girilmek üzereyken ilk cesetlerin bulunduğu noktaya yakın bir kısımda diğer cesetlere ulaşıldı. Bu dağcıların bedenleri ilk beş dağcıdan daha fazla zarar görmüştü. Bu da beklenen bir şeydi elbette. Zira yırtıcı ve leş yiyen hayvanların cesetlere zarar vermesi ihtimaller dahilindeydi. Fakat bu kez de şaşırtıcı olan, cesetlerde dış etkilerden kaynaklanan yaralanma değil de tıpkı bir trafik kazasındaki gibi bir çarpma sebepli yaralanma olmasıydı.

2013’te, Donnie Eichar’ın yazdığı ‘Dead Mountain’ kitabında konuya dair gerçeküstü senaryolara başvurmadan yapılan en mantıklı açıklama yer aldı. Buna göre dağcılar kamp yeri olarak yamacı görebilecek ve çiğ riskinin olmadığı bir yeri seçerler. Gün içerisinde de hissedilen rüzgar, ilerleyen saatlerde hızını öylesine artırır ki dağcıların psikolojisi bozulmaya başlar. Bir süre sonra hepsi titremeye ve şiddetli baş ağrıları hissetmeye başlar. Rüzgar da artık “infrasound” seviyesine ulaşır. Dağcılar ölüm pahasına da olsa çadırlarını terk etmek isterler. Bu sırada bazıları neredeyse çıplakken, diğerlerinin ise üzerinde çok ince giysiler vardır. Bir kısmı öndeki mandalları çözerek kaçarken, çadırın arka kısmında kalanlar panikleyerek çadırı keserler. Çadırı farklı noktalardan ve farklı zamanlarda terk eden dağcılar bu sebeple küçük gruplara ayrılırlar: Dörtlü, üçlü ve ikili şekilde.

2 kişilik ekip

Ekipteki en yalnız dağcılar; Gregory ve Doroshenko. İkili sedir ağacı bulma umuduyla bir süre yürürler, buldukları bir yerde dururlar. Doroshenko ağaca çıkıp kuru dal arar, yeterince bulamadığı için ise büyük dalları cebindeki küçük bıçakla kesmeye çalışır. Soğuktan vücudu iyice hissizleştiği için ağaçtan düşüp yaralanır. Gregory bu sırada dalları yakmayı başarır ve ikili bu ateşin getirdiği sıcaklıkla uykuya dalıp hayata veda ederler.

3 kişilik ekip
Çadıra en yakın konumdaki üç dağcı; Dyatlov, Rustik ve Zina da birbirlerinden ayrı düşmüş durumdadırlar. İçlerinden Dyatlov’un yanında kibrit olmasına rağmen yakabilecek dal bulamadığı için hipotermiye daha fazla karşı koyamayarak ölür. Rustik çadıra ulaşmaya çalışırken takılıp düşerek kafasını taşa çarpar ve düştüğe yerde soğuktan can verir. Ekipteki son isimden Zina da dengesini kaybedip düşerek burnunu kırar ve tıpkı diğerleri gibi hipotermi sebebiyle ölür.

4 kişilik ekip
Burada ise Kolya, Lyuda, Sasha ve Kolevatov diğerlerinden ters yönde ilerlerler. Kaçarken düşüp yaralanan Kolya’yı, Sasha ile Kolevatov taşırlar. Bir süre sonra karanlıkta önlerindeki çukuru fark etmeyip hep birlikte düşerler. Üç kişi ciddi şekilde yaralanırken, nispeten iyi durumda olan Kolevatov ateş yakarak arkadaşlarını sıcak tutmak ister. Üçlünün üzerine küçük dallar atarak üşümemelerini sağlayıp etrafta yardım aramaya çıkar. İleride gördüğü bir aydınlık umutlandırır ve oraya doğru yönelir. Vardığında Gregory ile Doroshenko’nun ateş başında can verdiğini görür. Kolları ve giysilerinin bir kısmının da yandığını fark eder. Arkadaşlarının elbiselerini keser, iki cansız bedeni yan yana getirir ve çukurun içindeki ekibin yanına döner. Vardığında iki arkadaşının öldüğünü, sadece Sasha’nın hayatta olduğunu anlar. Onu nispeten daha korunaklı olan ormana götürmek için çabalar ancak başaramaz ve kendisi de Sasha’nın yanına düşerek can verir.

Olaya dair en büyük ve cevapsız soru işaretlerinden biri ise hala gizemini koruyor. Cesetler otopsiye alındığında fark edilmişti ki, bedenler o bölgede çıkması mümkün olmayan derecede radyasyona maruz kalmışlardı. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra birkaç hafta önce araştırmacılar Ural Dağları’nda normalin çok çok üzerinde radyoaktif hareketlilik olduğunu tespit ettiler. Hatta sonrasında bu hareketliliğin oluşturduğu radyasyon bulutlarının İstanbul ve Trakya üzerinden Almanya’ya dek gittiği açıklandı. Araştırmalar derinleştirildiğinde ortaya çıkan sonuç inanılmazdı; çevrede ortaya çıkan radyoaktif izotop oranı normalin tam 986 katıydı. Çevreciler bu artışın sebebinin bulunmasını isterken, komplo teorisyenleri de yakınlardaki bir nükleer tesiste kaza meydana geldiğini ve bunun kamuoyundan saklandığını iddia ettiler. Sonuç? Hala kimse bilmiyor, muhtemelen hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz de...