Mobilemenu
Profile

Göksen Çınar: Artık Hedef IRONMAN’ler Yetiştirmek

Öncelikle bize kendinden biraz bahseder misin?

İsmim Göksen Çınar. 1981 doğumluyum. Spora ortaokul çağlarında başladım, şu an alakasız gibi görülebilir fakat o zaman branşım futboldu. 3 senelik başarısız bir futbol kariyerinin ardından lisede kürek sporuyla tanıştım. Galatasaray’ın altyapısına girdim, belli bir süre devam ettikten sonra üniversite benim için dönüm noktası oldu. Çanakkale’de iki yıllık bir bölüm kazanmıştım. Çanakkale’ye gitsem spor hayatım bitecek ve bambaşka bir hayat beni bekliyor olacaktı. Marmara BESYO sınavlarına da girdim fakat orada yedek kalmıştım. Benim için büyük bir şansla o sene okul tarihinde görülmemiş bir şekilde Marmara Üniversitesi’ne yedek kontenjandan girdim ve böyle olunca da spor hayatım devam etti.

Söylediğin gibi futbol, kürek gibi pek çok farklı alanda sporun içinde yer almışsın. Triatlona gelene kadar hangi sporlarda profesyonel olarak yer aldın?

Evet, küreğin yanında durgun su kano branşı ile de uğraştım hatta 1998 yılında ilk kez düzenlenen Türkiye Durgun Su Kano Şampiyonası’nın ilk şampiyonu da ben oldum. O zamanlar hala Galatasaray sporcusuydum ve müzede benim adıma iki kupa olması gerekiyor, daha gidip bakmadım! Öyle küçük bir kulvar da var işin içinde. Marmara’da okuduğum süre içinde 2004 yılında Atina Olimpiyatları için kürek milli takımı seçmeleri yapılacaktı. 16 kişilik aday kadronun dördü olimpiyat elemelerine gidecekti. İyiydik ama olmadı: Bilirsiniz hem politik şeyler hem de bizi yetersiz gördüler bir şekilde gidemedik. Daha sonra ben profesyonel sporcu olarak devam etmek istemedim ve Galatasaray’la yollarımızı ayırdık. Daha az iddialı ama kendime antrenörlük vasıflarını da katabileceğim bir kulübe geçtim ve spor hayatıma orada devam ettim. Arada bambaşka şeylere yöneldiğim de oldu. 4 sene kadar profesyonel dans ettim mesela. 2002 yılında antrenörlük yapmaya başladım. O dönemden beri, 17 senedir antrenörlük kariyerim devam ediyor. 2010-11 yılları ile beraber de triatlon ve koşu alanlarında yarışmaya başladım.

Triatlona geçişin nasıl gerçekleşti?

Geçiş çok komik oldu aslında. Akatlar’da bulunan Club Sporium’da fitness eğitmenliği yapıyordum. Hep ismini söylerim: Perihan Çakır diye bir kişi vardı. Gelip gidip “Benim bir erkek arkadaşım var IRONMAN yapıyor, sen 3 saat spinning dersi veriyorsun kesin yaparsın” derdi sürekli. Onun ağzından duya duya triatlon ve IRONMAN mesafelerini öğrenmeye başladım.

Ondan sonra biz kulübü koşu yarışlarına, trekking’e götürelim, bisiklet turuna çıkaralım derken İstanbul’daki bir triatlon yarışına katılmaya karar verdik. Kulüp müdürüne yarış için sporcu hazırlayacağımı ve kendimin de yarışacağını söyledim. Böylece 2011 yılında İstanbul Triatlonu ile bu macera başlamış oldu.

İlk triatlon yarışın nasıl geçti?

Fitness eğitmenlerinin çoğunda “Yarın çıksam yarın bile yaparım” şeklinde bir ego vardır. Ben de içimden “Bunlar 15 dakikada yüzmüşler 14 dakikada yüzer önce çıkarım. Bisiklette zaten spinning çeviriyorum” falan diye geçiriyorum büyük bir gazla. Ama triatlon öyle bir spor değil! Sen 750 metre yüzme görürsün ama o gün akıntı vardır 1000 metre gibi yüzersin. Sudan bir çıktım o kadar gazım ki! Dışarıda sayan görevliye kaçıncı çıktığımı sordum “10-15” gibi bir cevap bekliyordum “80” dedi bana. Koşu sonrası istifra falan da ettim ve bunun aslında öyle kolay olmadığını gördüm. O an dedim: “Tamam bu iş güzel bir iş ama önce iyice öğrenmek lazım.” Ondan 1 ay sonra ilk olimpik triatlonumu koştum. İlk olimpik triatlondan 1.5 ay sonra ilk Türkiye şampiyonasını, o yarıştan 4 ay sonra da ilk Half-IRONMAN’imi koştum. Half-IRONMAN yarışının üzerinden bir sene geçmeden de ilk Full-IRONMAN yarışımı koştum. Ben ilk Full-IRONMAN’i yaptığımda Türkiye’de benden önce yapan 14-15 kişi vardı. Fitness sektöründe olup IRONMAN yapan ise 2 kişiydik. Yeni başlayanlar için süreç daha uzun işler fakat bende çok kısa sürdü.

İlk yarışlarına tamamen kendin mi hazırlandın? Dışarıdan antrenörlük aldın mı?

Bugüne kadar antrenörlük olarak destek aldığım sadece üç insan var. Bunlardan biri Sebastian Pedraza, bir tanesi bir dönemin milli takım antrenörü Andrea Gappa, diğeri de Rebekah Keat. Ama o dönemde tamamen kendi bildiğim yöntemlerle ve el yordamıyla internetten bulduğum programlarla çalışmıştım.

Sonuçta işim antrenörlük, yıllardır bu işi yapıyorum. İlk etapta sadece bildiklerimi triatlon branşına yorumlamakla ilgili bir sorunum vardı onu çözmeye çalıştım. Daha sonra ilerledikçe bana biri destek versin de anlayayım triatlonda insanlara nasıl destek verildiğini diyerek saydığım isimlerden “coaching” aldım. 2011-12 senelerinde etrafta Türk bir triatlon antrenörü yoktu çalıştığım isimlerden de anlayabileceğiniz üzere…

İlk yarışta çok zorlanmana rağmen triatlonu sevmeni ve devam etmeni sağlayan faktörler neler oldu?

Mesela sen bir yüzücüsündür yüzersin biter veya atletsindir koşarsın biter. Yarışırsın 3 ay sonra bir yarışa daha girersin. Hep tek branşla ilerlemek zorundasın ama triatlonda üç branş var hatta kuvveti de eklerseniz dört branş. Ben hiçbir zaman iyi bir yüzücü gibi yüzemem çünkü 10 yaşında başlamadım o spora, altyapım yok. Veya bir atlet gibi koşamam. Bisikletçilerle rekabetçi olmak istiyorum ancak onlarla yarışa girsem şansım yok. Fakat şimdi yüzmede, koşu ve bisiklette orta seviyenin üstünde yarışabiliyorum. İşte üçünü birleştirdiğiniz anda ben üst seviye bir triatlet olmaya başlıyorum. Mükemmel bir yüzücü sudan benden önce çıkabiliyor ama ben bisiklette yanından geçip gidiyorum…

Peki triatlonda kendini en güçlü gördüğün branş?

Bisiklet kesinlikle. Herkes de bilir bunu.

Kendini daha çok geliştirmen gereken branş?

Yüzde yüz koşu. Camiada adım çıkmıştır hatta “Bisiklete çok iyi biner ama koşuda patlar” diye!

Bize biraz da ilk full IRONMAN deneyiminden bahseder misin?

İlk full IRONMAN’e 2012 senesinde Almanya’da katıldım. O zamanlar eğitmensin, ideallerin var. Bu işi nasıl yapacağına dair bir altyapı kurman gerekiyor.  İnsanların o mesafelerde ve antrenmanlarda nasıl hissettiğini yaşarsam, antrenman bilgimi de bu işin içine koyarsam tecrübemle beraber ben bu işi yaparım diyerek IRONMAN yapmak istiyordum. Aslında katıldığım sene full yapmak hiç aklımda yoktu. Bu işin duayenlerinden olan Oğuz Omur’a sosyal medyadan takılma amaçlı bir mesaj atmıştım. O Frankfurt’ta yarışacaktı, kayıtlar kapanmıştı ben de “Kayıtlar kapanmamış olsa seninle gelip yarışmak çok isterdim” dedim kendisine ama amacım camiada tanınan biri olduğu için onunla iletişime geçmekti aslında, öyle bir düşüncem kesinlikle yoktu. Oğuz abiye böyle söyleyen pek çok kişi varmış. O bana bir link ve telefon numarası gönderdi. “Yarışmak istiyorsan bu mail adresine yaz, adımı söyle, yarış kaydını yapsınlar” dedi ve bombayı bıraktı kucağıma resmen!  

Olmaz desem söylediğimi yutmuş olacağım, katılayım desem antrenmanım ve bütçem yok. Ne yaptım ne ettim bir şekilde destek buldum etrafımdan, biraz da kredi çektim. Beni tanımayanların çoğu iyi bir işim olduğunu, aileden zengin olduğumu,  hep iyi markalar kullandığımı falan düşünüyor mesela ama ben 12 yaşındayken babamı kaybettim. Ondan gelen yetim maaşıyla hayatımı geçindirdim ve bugünlere tırnaklarımla kazıyarak geldim. İlk full IRONMAN’e de kredi çekip kayıt oldum. Hala her sabah saat 5.30’da kalkıp işe gidiyorum. Yarış için çektiğim krediyi iki sene ödedim sonra ama yarışı bitirince IRONMAN etiketine sahip oldum. O etiketi hocalığımla birleştirdim ve bunu satmaya başladım.

Maddi şartları zorlayarak katıldığınız yarışlarda değişkenler sizin için şöyle olmaya başlar: Ben bu yarışı mutlaka bitirmek zorundayım! Ben yarıştan önce stresten uyuyamamıştım nasıl bitireceğimi düşünmekten. Böyle büyük bir baskıyla başlıyorsunuz yarışa bir kere. Yüzmede serbest kol kurbağa ayak yüzdüm, bayağı kötü bir teknik. Bisiklette saçma sapan bir fırtınaya yakalandık ama “Bitecek bu” dedim. Bitirdiğimde yere çöküp dua ettiğimi hatırlıyorum. Sonrasında hiçbir şey yiyemedim, vücudum kaldırmadı. “Bu iş güzel, bu iş yapılır ama iyi antrenmanla yapılır, seneye bambaşka bir şekilde yapılır” dedim ve o sayfayı güzel bir şekilde kapattım.

Türkiye’nin ilk IRONMAN sertifikalı hocası da sensin. Bu sertifika için sahip olunması gereken özellikler neler?

IRONMAN organizasyonu “Bizim yarışımıza çok kişi katılıyor, bunlara coaching yapan birileri lazım, biz kendi bünyemizde eğitim modülleri çıkartalım. Onun adına da IRONMAN University diyelim. Bu eğitim modüllerinde insanlara bu işin felsefesini, fizyolojisini, psikolojisini, antrenman planlamasını anlatalım. Online sınav yapalım, geçen kişilere de IRONMAN University sertifikası verelim” düşüncesiyle bir online eğitim ve sınav düzenledi. Ben fitness sektöründen bu tarz sınav sistemlerine aşina olduğum için ilk sınavdan geçerek sertifikayı ilk ben almış oldum. Sonrasında 10’a yakın kişi daha aldı bu sertifikayı ülkemizde.

Bir antrenör olarak hayatının büyük bir kısmını sporun oluşturduğunu söyleyebiliriz. Antrenörlük branşın sadece triatlon üzerine mi?

Şu an dört branş üzerine antrenörlük yapıyorum: Yüzme, bisiklet, koşu ve triatlon. Fitness’ı antrenörlük olarak saymıyorum çünkü antrenör seni bir yerden bir yere alıp istediğin performansa ulaştıran kişidir aslında. Fitness antrenörü olabilmen için çalıştırdığın kişiyi müsabakalara hazırlıyor olman gerek bana göre. 3 kilo vermek isteyen bir kişiye program yazınca antrenör olmuyorsun. Onu da sayarsak beş branş oluyor ama bu yapılan şeyin adı fitness eğitmenliği benim görüşüme göre.

Yüz Bin Koş isimli bir kulübün kurucusu ve baş antrenörüsün aynı zamanda. Kulübün kuruluş hikayesi ve hizmetlerinden bahsedebilir misin bize?

Bu proje uzun zamandan beri kafamda vardı. Eski çalıştığım yer olan Hillside’a da Performans Akademisi adında bir grup insanları yarışa hazırlama fikrini sunmuştum ama o dönemki fitness müdürümün işgüzarlığı ve mobbing’i nedeniyle o iş olmadı. Hatta benim istifama kadar gitti bu olay. “Siz bana bunu yaptırmadınız, ben dışarıda bunu yaparım” dedim ve dışarıda antrenörlük vermeye devam ettim. Zaman içinde sporcu sayısı arttı. Şu anki işi kurduğum arkadaşım Özgür Aksaman ile sporcularımızı ortak bir takım altında birleştirmeye karar verdik ve 2014 yılında Yüz Bin Koş kulübü kurulmuş oldu.

Şu anda 4 tane federasyonda kayıtlı bir spor kulübüyüz. Sporcularımız elit seviyelerde, olimpik seviyelerde yarışabiliyor. Altyapıyla birlikte 120 sporcumuz var. Bunların aralarında ABD, Almanya, İsviçre,Dubai gibi yabancı ülkede yaşayan sporcularımız da var.

Sporcu seçimlerini siz mi yapıyorsunuz yoksa yapılan başvuruları mı değerlendiriyorsunuz?

Biz online coaching verdiğimiz için herkese açık bir spor kulübüyüz. Nasıl açığız? Tabii ki kendimize koyduğumuz hedefler var. İlk kurduğumuzda 5 sene içinde 100 kişi olacağız dedik fakat bu sayıya çok daha çabuk ulaştık. Şu anki hedefimiz bu sayının 200 olması. O yüzden kapımız herkese açık fakat daha önce hiç spor yapmamış biri gelip IRONMAN yapmak istediğini söylerse onu hazırlamamız 3-4 seneyi bulur. Başvuranlara öncelikle bunu anlatıyoruz: “Belki ilk sene hiç yarışmayacaksın, sadece antrenman programı alacaksın, yarışmak isteyeceksin ben sana izin vermeyeceğim” şeklinde.

Kişi sayısına göre antrenör bulundurmak ve organizasyonu ona göre büyütmek önemli. 200 olana kadar herkese açığız şu an için, bunu yönetebiliyoruz ama mesela 300 kişiye açık değiliz şu an. O sayıyı şu anda yönetemeyiz, başarımızın sırrı da bu aslında çünkü biz ne olduğumuzu biliyoruz.

Tekrar yarışlara dönersek katıldığın yarışlar arasında senin için en unutulmaz olan hangisiydi?

Hayatımda en unutamayacağım yarış 2015 senesinde Porto Riko’daydı. Güneş çarpması yaşadım, 10 kere kustum, bayıldım, ayıldım, inat ettim bitireceğim diye. O yarışı unutamam ama benim için en özel olan hangileriydi diye sorarsanız yarıştığım 3 tane dünya şampiyonasıydı kesinlikle.

Dünya şampiyonasına katılmanın diğer yarışlara göre ne gibi farkları var?

Dünya şampiyonasında yarışabilmeniz için katıldığınız yarışlarda belli derecelere sahip olman gerek. Bu yüzden dünya şampiyonlarında yarışan sporcuların yüzde 80’i elit seviyelerde. Ben Bahreyn’de 6’ncı oldum ve dünya şampiyonasına “slot” aldım. Dünya şampiyonasında ise 70. 100. 200. olabiliyorsun. Herkes o kadar formda ki oraya gidince “Vay arkadaş!” oluyorsun. Herkesin altında en son model bisikletler, kasklar, malzemeler... Dünyanın en iyi pro atletleri geliyor ve onlarla bir araya gelmeye başlıyorsun ki bu çok farklı bir şey. Sosyal medyada takip ettiğin büyük isimleri yolda görüp selamlaşıyorsun, çok değişik bir atmosfer…

Benim için dünya şampiyonasına gitmek çok önemliydi çünkü profesyonel sporcularda ciddi bir ego vardır. Her zaman “Başarılıyım – başarısızım” arasında hep gidip gelirsin ve benim için o başarı kıstası da dünya şampiyonasına katılabilmekti o dönemde. Şimdi ise Yüz Bin Koş kulübündeki sporcuların yarışlarda aldığı başarılar beni çok gururlandırıyor.

Yarışlarda tanıştığın atletler hangileri?

Hepsi çok mütevazi insanlar. Jan Frodeno, Javier Gomez, Ellie Salthouse ile fotoğraf çektirmiştim hatta.

Türkiye’de yapılan yarışların organizasyon ve sporcu seviyesini nasıl görüyorsun?

2011-12 sezonunda federasyon tarafından direk kurullara davet edildim. O günden beri de federasyonun içerisindeyim. Dönem dönem sıkıntılar da yaşadık, ceza aldığım dönem de oldu.

Neden ceza verildi?

Ben doğru gördüğüm şeyleri söyleyebilen bir insanım. O dönem bir yarışta haksızlık yapılmıştı, ben de bunu dile getirdim. Federasyon içerisinde olmam bunu yutacağım anlamına gelmiyor. O dönemki federasyon başkanı “Bana küfür ettiler” gibi bir şikayetle beni tahkim kuruluna verdi. İspatlamalarını istedik çünkü öyle bir şey olmadı, ispatlayamadılar ve karar tahkimde kalktı. Sonra disiplin kurulu bir ceza verdi yine kadar kalktı tahkimde. Bu birkaç kez daha böyle sürdü. En son disiplin kurulu sembolik bir ceza verdi. Ceza ilk günden geçerli olduğu için o zaman bitmiş bile gözüküyordu, avukatım da daha fazla uğraşmamamı söyledi ve kapattık o olayı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra başkanla konuştuk ve helalleştik. İşin içinde başka kulüpler, kişiler falan da vardı. Biz de olayların bunlardan kaynaklandığının farkındaydık…

Yarışlara dönersek: Geçen dönemki başkan (2016-2018) iyi niyetli bir insan olmasına rağmen etrafındakiler yüzünden yanlış yönlendirildi çünkü triatlon bilmeyen bir insandı. Federasyona 1.5 sene içinde kayyum atandı ve tekrar seçim yapıldı. Artık yeni bir başkanımız var. 2000’li yılların başında triatlon yapmış, yüzme federasyonunda asbaşkanlık dahil epey ciddi görevlerden bulunmuş akademisyen bir insan. Triatlon için biçilmiş kaftan. Şu anki federasyon çok daha kaliteli ve düzgün yarışlar yapmaya başladı. Futboldan sonra dünyada lisanslı en çok sporcu bulunan branş triatlon fakat Türkiye’de toplasan 1000 kişi anca vardır. Buradan da anlaşılacağı gibi dünyanın çok gerideyiz şu an ama son bir yıldır güzel gidiyor her şey. Ben de master kategorisinin teknik kurulundayım. Kararları birlikte alıyoruz şu anda. Federasyon başkanının ileriye dönük çok güzel projeleri var.

Türkiye’deki yarışlardaki sporcu seviyesi ne durumda? Katıldığın zaman sürekli podyumda mı yer alıyorsun?

Türkiye içinde kendi yaş grubumda çok “patates” olmadığım sürece her zaman ilk 5’te yarışırım. En son geçen sene Türkiye’de duatlona katıldım ve birinci oldum. Tabii şu an katılsam ilk 10’a zor girerim çünkü antrenmanlara yeni yeni başladım. Normalde Türkiye içinde biz biraz daha kalburüstü sporcular oluyoruz, tecrübemizden ve yarış bilgimizden kaynaklı. Ama alttan çok daha iyi sporcular geliyor.

Dinlenme günlerinde bile antrenman yapıyormuşsun. Hiç bu tempodan yorulduğun zamanlar olmuyor mu?

Eğer düzgün bir planlaman varsa zaten yorulmuyorsun. Yoruluyorsun ama “yorulmuyorsun.” Zor bir antrenman gününden sonra düşük seviyede bir antrenman yaparsan bu laktik asitten daha kolay temizleniyor vücudum. Şimdi iş ve aile hayatının da getirdiği yoğun tempodan dolayı “off” gün yapmak istiyorum ama o zamanlarda çok suçlu hissediyorum kendimi.

Beslenme konusunda arada kaçamaklar yaptığın oluyor mu?

İyi bir şey değil ama kaçırdığım zaman hiç acımam! Bir yerden sonra yediklerine “Şunu yersem bu kadar gelişirim, bunu yersem şu kadar gelişirim” diye bakıyorsun. Ertesi gün 3 saat bisiklete bineceksem ve ben kalkıp ondan önce patates kızartması yersem antrenman iyi çıkmaz.  Haftada bir gün kötü gıda tüketeceksem bu genelde iyi bir pizza veya hamburger olur. Baklava ve dondurmaya karşı da zaafım var!

Triatlona şu anki bilginle yeniden başlıyor olsan neleri yapar neleri yapmazdın?

Spor kariyerimin en başındayken Galatasaray’da yarıştığım dönemde bizden yaşça büyük Murat Türker isimli bir antrenman partnerim vardı. Benden belki 5 gömlek üstün, dünya kalitesinde bir sporcuydu. Genç olduğumuz için biz sabah antrenman yapar oradan gezmeye giderdik. O ise yatıp uyurdu. Akşam antrenmanına çıkardık, bizim vücudumuzda yorgunluk olurdu tabii. O ise bize kızardı. Şu anki kafam olsa o yaşımda gerçekten de olimpiyatlara gidebilecek antrenmanı, dinlenmeyi ve beslenmeyi yapardım. Hayatımdan çok şey alırdı fakat yine de ben de sabah antrenmanından sonra yatar akşam antrenmanına öyle çıkardım.  

Trilatlona yeni başlayacaklar sence nereden başlamalı?

Yeni başlayan kişiler için hedef çok önemli. Eğer “Ben milli olacağım” diyorsan o zaman çok iyi bir antrenöre ihtiyacın var. İnandığın antrenöre tabiri caizse biat etmen gerekiyor. Biz her zaman şunu söyleriz: “Kolay antrenmanı kolay yap sert antrenmanı sert yap!” Ben sana bir program yolladıysam bir şeyleri bilerek gönderişimdir. Sana iki saatlik program yollamışsam bunu üç saat yapma. 5 saatlik program yollamışsam bunu bir saat yapma. Bu yüzden de antrenör ne diyorsa artı veya eksisini yapmamayı alışkanlık haline getirin. En önemli tavsiyem budur.

Triatlon hayatında sana en çok gurur veren olay nedir?

3 sene önce 180 kilo obeziteden çıkıp gelen bir sporcum oldu. Biz ona bir şekilde önce 10K sonra da yarı maraton koşturduk. 2-3 sene sonra ise half-IRONMAN koşturduk. Onun bitiş çizgisine gelişi bizim için müthiş bir şeydi. Danimarka’daki yarış sırasında sunucu, sporcumuz bitiş çizgisine gelirken onun hayat hikayesini izleyenlere anlatmıştı. İnanılmaz bir andı. İşte benim kariyer zirvem bitiş çizgisinde insanların onu alkışladığı andı…

Buradan sana olan desteklerinden dolayı teşekkür etmek istediğin sponsorların var mı?

Caffe Nero bize en başından beri sponsor. Daha Yüz Bin Koş kurulmadan önce bile etrafımızdalardı. Under Armour hem bana hem de kulübüme ilk günden beri destek oldu. Bisiklet Cumhuriyeti kulübümüzün ana sponsorlarından. Garmin markası da yine ana sponsorlarımızdan. Peugeot şu an altyapımız için güzel bir bütçe ayırdı. Reneva içecek de yine bu sene destek vermeye başladı bize.

Son olarak söylemek istediğin bir şeyler var mı?

Her şeyi konuştuk aslında. İnsanları böyle dinliyor olmanız çok güzel bir şey. Sosyal medya harici yaptıklarımızı dışarı aktarabildiğimiz fazla mecra yok, bizim elimiz dilimiz bu gibi platformlar. Biz bazı şeyleri doğru yapmaya çalışıyoruz, sektör doğru kişilerin elinde olsun istiyoruz. Bu noktada bizi dinleyip bilgi ve birikimlerimizi aktarmamıza vesile olduğunuz için çok teşekkür ediyorum size.