Mobilemenu
Profile

İnsana Doğa Sevgisi Aşılayan 5 Film

Life of Pi, (2012)

Çok satan aynı adlı romandan uyarlanan Life of Pi (Pi’nin Yaşamı) beklenmedik bir başarı yakalayıp Akademi Ödülleri’nde de 4 tane Oscar ile taçlandırılmıştı.

Maceraperest bir çocuğun yolculuğuna katıldığımız filmde Pi Patel’in Hindistan’daki bir hayvanat bahçesinde başlayıp bir sandalda sırtlan, kırık bacaklı bir zebra, kaplan ve bir orangutan ile baş başa kalıp hayat mücadelesi vermesini izliyorduk.

Gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanan bu film insanın doğanın bir parçası olduğunu hatırlatıp, yine doğanın parçası olan hayvanlarla kurduğu ilişkinin yanlışlığı üzerine kurgulanıyordu. Özellikle hayvanat bahçeleri konusuna ağır bir eleştiri getiren film doğanın koynunda baş başa kaldıklarında her canlının aynı gemide olduğunu ve doğal olandan korkmamak gerektiğini ısrarla vurguluyordu.

The Thin Red Line, 1998

Usta yönetmen Terrence Malick’in meşhur savaş karşıtı filmi The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat) da bu listede olmayı hak ediyor.

Baştan sona bir savaş filmi olmasına rağmen doğanın önemini ve doğa sevgisini ön plana çıkarmak epey zor iş ama Malick bunu o kadar ustaca başarıyor ki bazı noktalarda savaşan askerlere doğanın gözünden bakıp bu savaşın anlamsızlığını fark etmemizi sağlıyor.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Guadalcanal'da savaşan bir grup Amerikalı askerin hikayesini anlatan film meşhur bir sözle başlıyordu: Doğanın kalbindeki bu savaş da nedir? Bir bakıma filmin de mottosu olan bu replikten sonra yönetmen bize mükemmel doğanın içinde ona uyum sağlayamayan tek canlılar olan askerlerin trajedisini gösteriyordu.

Kimi yerlerde masalsı diyebileceğimiz doğa görüntüleriyle aklımızı başımızdan alan film özellikle askerlerden birinin yerlilerle zaman geçirdiği sahnelerde mesajını tam olarak vermişti: Doğanın kalbinde savaşa gerek yok, ona dönüp kendimizi hatırlamamız yeterli.

The Beach, 2000

Leonardo Di Caprio'nun başrolünde oynadığı The Beach'te yaşadığı hayatı monotonluğundan sıkılıp bir macera peşine düşmeye karar veren ve bu maceraya doğanın koynundaki bir Tayland adasında atılmaya karar veren Richard'ın hikayesini izliyorduk.

Çok az kişinin bildiği ve henüz tam anlamıyla keşfedilmemiş bir adada doğaya dönüp kendini bulmaya karar veren Richard, bu yolda çok sayıda hengame atlatırken en büyük motivasyonu yapmacık ve bir türlü alışamadığı “modern” hayattan kaçıp doğaya sığınmak olur.

Walkabout (1971)

Avustralya’nın ıssız çöllerine düşen bir uçak, bu uçaktan sağ kurtulup kendini uçsuz bucaksız çölün ortasında bulan iki Amerikalı kardeş ve bu iki kardeşe rastlayan bir aborjin…

Sinema tarihinin kült filmlerinden biri olan Walkabout’ta doğa önce karşımıza tekinsiz ve tehlikeli bir şey olarak çıkıyor ve savunmasız çocukların doğa karşısında çaresiz kalıp kaybolacaklarına inanıyoruz.

Ama daha sonra kabilesi tarafından gezintiye (yani walkabout’a) gönderilen aborjin iki kardeşe doğaya nasıl yaklaşırlarsa hayatta kalabileceklerini ve onun bir parçası olunca işleri nasıl yola koyabileceklerini gösteriyor.

Medeniyet ile ilkel olanın ortak noktada buluşabileceğine inanan film kimilerine göre ilkel ve doğanın kalbindeki yaşama övgüler düzerken kimilerine göre ise kaybolmak ve çökmek üzere olan medeniyetin ardından yeniden ait olduğumuz yere yani doğaya dönmemizi vurguluyordu.

Fly Away Home, 1996

İzleyince insana umut ve ilham veren filmlerden biri olan Fly Away Home’da annesini trafik kazasında kaybeden Amy Alden adlı bir kızın hikayesini izlemiştik.

Annesinin ölümünden sonra Ontario’daki babasının yanına taşınan Amy burada doğanın kalbinde bir kır hayatına başlar. Günlerini yaşadığı çiftliğin etrafındaki koruda gezinerek geçiren Amy, bir gün burada terk edilmiş bir kaz yuvası bulur ve burdaki kaz yavrularını alıp evinde büyütmeye başlar.

Kazları çocuğu gibi büyüten ve onlara göç yollarını öğretmeye çalışan Amy’nin çabası ve yaşadığı trajedi karşısında doğaya ve onun parçası olan canlılara sığınması izleyen herkesi ağlatmıştı.