Mobilemenu
Profile

Ufuk Koçak: Enkazdan Çıkan Rekortmen

Öncelikle kısaca kendinden bahseder misin?

1976 yılında Kars’ta toprak damlı bir evde doğmuşum. O yıllardaki göç tufanıyla birlikte ülkenin o tarafından batısına doğru göç etmişiz. İlköğretimimi Kars’ta, ondan sonraki okulları da İzmit’te tamamladım. Türk toplumundaki herkesin yaşantısında olduğu gibi: Bireyler doğarlar, büyürler, okurlar, askere gidip gelirler, evlenirler şeklinde gider… Fakat benim bu yönde devam eden çizgim askerlikten sonra bozuldu.

17 Ağustos 1999 depremiyle her şey değişti. O gün gerçekten hayatım için bir dönüm noktası oldu, o fay bizlerin hayatlarından geçti. Ondan sonra yeniden doğmuş gibi yeniden yürümeyi öğrendim, yeniden kayaya tırmandım, yeniden rüzgar sörfü, yeniden yüzme, yeniden yelken derken “yeniden”lerle bu zamana kadar çıkıp geldim.

Söylediğin gibi 17 Ağustos 1999 günü ülkemizdeki pek çok kişinin olduğu gibi senin hayatını da tamamıyla değiştirdi. O günü ve sonrasını biraz anlatabilir misin? 3 gün boyunca enkaz altında hayatta kalmayı nasıl başardın?

Bazı şeyler vardır kelimelerle karşılığı yoktur ancak betimleyebildiğim kadarını anlatayım. 16 Ağustos gündüzü bizim için anormal sıcak bir gündü. Aynı anormallik bizim ruhumuzda da vardı o gün. Şehirdeki herkesin yüzüne bakmak gibi bir istek vardı, şehrin her tarafını adımlamak istiyordum sanki. O gün Değirmendere – Gölcük arasındaki yaklaşık 5 kilometrelik mesafeyi denizden, dağların üzerinden dolaşarak tam 5 kez gezdim.  

Gece yaklaşık saat 1 gibi eve geldim. Evde sıcaktan ve yorgunluktan bayılıp kaldım resmen. O malum saatteyken çok büyük bir uğultuyla uyandık. Daha sonra dünyadaki bütün her şey sustu sanki. Sadece kolonlar, kirişler, toprak, kayalar. Tabii ki ilk başta bunun deprem olduğunu anlamadım. Kıyamet gününün geldiğini düşündüm. O sırada donup kalıyorsunuz yatağın üzerinde. Camdan dışarı baktığım zaman İzmit Körfezi üzerinde denizden gökyüzüne yükselen kızıl bir ışık gördüm. Bu da kafamdaki kıyamet senaryosunu görsel olarak iyice netleştiren bir şeydi. İkinci gördüğüm şey ise evimizin önünden geçen dar sokaktı. Orayı görebilmek için bizim evden aşağı doğru sarkmanız gerekiyor ancak bina nasıl yatıp kalktıysa cama baktığım zaman orayı görebiliyordum.

İlk şoku atlattıktan sonra bunun deprem olduğunu anlıyorsunuz. O yıllarda toplumdaki herkes kirişlerin, kolonların altına girmenin güvenli olduğunu düşünüyordu. Böyle bir bilgiye sahiptik ancak deprem bize gösterdi ki bu yapılmaması gereken en önemli şeylerden biriymiş. Maalesef bazı şeyleri çok acı şekilde, binlerce insanı kaybederek öğrendik. Depremdeki ölüm sayıları belli rakamlarda söylendi ama halk olarak hepimiz bunun çok daha ciddi bir rakam olduğunu biliyoruz. Sadece Gölcük’te 35 bin binanın kapanmış olduğunu düşünün. Hepsinde sadece bir kişi olsa zaten 35 bin kişi yapıyor.  Ben bu rakamın 100 bine yakın olduğunu tahmin ediyorum...

Aslında bizi öldüren şey deprem değildi. 17 Ağustos depreminin öldürdüğü sadece 1 kişi var. O da gece nöbetinde açılan faya düşen bir bekçi. Kaybettiğimiz diğer bütün insanlar bilinçsizliğimizden, cahilliğimizden ve vurdumduymazlığımızdan kaynaklı.  Bunda ülkenin sahip olduğu sistemin de büyük bir payı var. Bütün bunların sonucu olarak 17 Ağustos depremi bizim için bir felaket oldu. Aslında deprem rüzgarın esmesi, yağmurun yağması gibi bir doğa olayıdır. Depremin, selin veya bu gibi doğa olaylarının bir felakete dönüşmesi bizim çarpık kentleşmemizin bir ürünü. Binalardan, temellerden, kumdan, demirden bizler çaldık. En önemlisi matematikten, fizikten çaldık. Bunların yüzünden de oturduğumuz 5 katlı Güven Apartmanı depremin 10. saniyesinde yerle bir oldu.

Enkaz altında bekleyişim tam 3 gün sürdü. Bu süre dışarıdaki bir insan için mucizevi bir şeymiş gibi geliyor ama yaşamda tevekkül içinde beklemek diye bir şey vardır. O gün orada benim bilgim, benim öğretim bana “Ufuk sen burada sessizce bekleyeceksin, bağırmayacaksın, enerji harcamayacaksın” şeklinde yol göstermişti. Zaten depremin ertesi günü bana ulaşmışlardı ama çıkartmaları 3 gün sürdü. O gün benim yaptığımı değil de başka bir şey yapsaydım bugün hayatta olmayacaktım. Ayaklarım sıkışık halde 3 gün beklediğim için kangren yürümüştü iyice. Bu sebepten dolayı da ayaklarımın ikisi de diz üstünden kesildi.

Elbette ağladığım, üzüldüğüm anlar oldu ancak ben enerjimin büyük bölümünü ayakta kalabilmek için kullandım. Dedim ki: “Ufuk, daha 22 yaşındasın. Hastanede iki ayağın kesilmiş duruyorsun. Kaba bir tabirle yarım kalmışsın. Her şeye rağmen hayat devam ediyorsa sen de yaşayacaksın” dedim ve o günden sonra hayatımı iğne oyalar gibi işlemeye başladım. Tekrar yürümeyi öğrendim, dağlara çıktım, çadır kurdum. Tabii ki eskisinden daha çok efor sarf etmek zorundasın ama baktım ve gördüm ki çadırın da kamp ateşinin de tadı aynı. Dedim: “Ufuk devam et!” Kaya tırmanışları ve dalış yaptım. Serbest dalışta bir dünya rekoru kırdım. Bu sene depremin 18. yıl dönümünde deprem şehitlerini anmak ve depremle ilgili bir bilinç uyandırabilmek için bu dünya rekorunu yenileyeceğim. Bunların haricinde ATV, jet sporları, su kayağı, yelken, rüzgar sörfü gibi aklınız gelebilecek her sporu denedim.

Ayaklarını kaybettikten sonra belki de herkes daha sakin bir hayat süreceğini tahmin ediyordu fakat sen tekrar ayağa kalkmakla kalmadın, saymış olduğun bütün bu sporları denedin ve başardın. Bunları başarmandaki kilit faktörler ne oldu?

Yaşamı çatlak bir bardağın içindeki suya benzetiyorum ben. Bu bardağın içindeki suyu içseniz de içmeseniz de bitecek. Yaşam da böyle bir şey; bardaktaki çatlağa takılmadan onun tadına varabilmektir önemli olan. Dışarıda akan nehirler, yağmurlar, karlar, mevsimler, denizin altı ve üstü, dağlar, ormanlar, ağaçlar, karıncalar varken neden sakin bir hayatım olsun? Her şey bu kadar büyük bir ritim içinde hareket ediyorken benim kenarda sessiz, sakin durmamı her şeyden önce kendi felsefeme ve kendi ömrüme ihanet olarak sayarım.

Hiç umutsuzluğa kapıldığın anlar olmadı mı?

Hayatımda iki şeyden uzak dururum: Biri korku diğeri de umuttur. Korku insanı tutsak eder. Ne kadar çok şeyden korkuyorsanız o kadar hapissinizdir. O yüzden korkunun yerine cesareti koyarım her zaman. Aslında cesaret de bir işi korkarak yapmaktır. Bende de yükseklik korkusu var mesela ama kayaya tırmanıyorum. Kayanın başına her geldiğimde vücudum kan ter içinde kalıyor, nabzım yükseliyor ama hiçbir şey beni oraya tırmanmaktan mahrum edemez.

Umut da insanı köleleştirir. Bana göre bilinmezden bir beklentidir umut. Umudun yerine de inat koyacaksınız. Ben “Umut ediyorum ki bisiklete bineceğim” demedim hiç. Öyle yaptım olmadı, böyle yaptım olmadı en sonunda tandem bisikleti denedim. Kör bir arkadaşımla bindim bisiklete; o bana ayak, ben ona göz oldum. Bisiklete binmenin tadını da böyle çıkardım. Umut denilen şeyi hayatıma sokmadığım için umutsuzluk da benim yanıma yöreme yaklaşmıyor.

Bu süreçte çevrendekilerden aldığın tepkiler nasıl oldu?

Tabii ki ister istemez bir koruyuculuk oluyor ama bir müddet sonra bunlar yerini “Delidir ne yapsa yeridir” veya “Ufuk bu, normaldir” gibi düşüncelere bıraktı. Benimle birlikte onlar da alıştı. Çevremde beni tanıyanlar da artık bu şekilde düşünerek ve engel tanımayacağımı bilerek çekiliyorlar kenara.

Serbest dalışta dünya engelliler rekorunu kırmaya nasıl karar verdin?

Aslında bu teklif bana ilk geldiği zaman “Neden dünya rekorunu kırayım ki ben?” diye düşündüm. Hiçbir zaman bireysel olarak çok yükseklere gideyim, rekorlar kırayım gibi kaygılarım olmadı. Dünya Sualtı Aktiviteleri Federasyonu (CMAS) bana bunu teklif ettiği zamana kadar “Sakatlar dalamaz” diye düşünüyormuş sanırım. Tabii onlar bunu daha uygun bir dille anlatıyor! “Dalabilirlerse 20 metreye dalsınlar biz onların önünü açalım” diye düşünmüşler. Mademki mazisi 60 yıl kadar geriye giden bu kurum bu zamana kadar buna izin vermemiş ve onlara ispat lazım ben de “Hay hay” diyerek çalışmalara başladım. 

Tabii kolay olmadı. Sponsor bulmakta sıkıntı yaşadık. Büyük şirketler aynı branştaki başka sporculara sponsor olmayı tercih ediyorlar. Bir engellenen olarak onlara gittiğiniz zaman sizi bir sosyal sorumluluk projesi olarak görüyorlar ancak bu da bir dünya rekoru denemesidir. Tabii ki bununla büyük bir farkındalık yaratacağız fakat siz de gelin büyük şirketler olarak bunun içinde durun. Reklam kaygısı gütmeleri tabii ki normal ancak bundan daha iyi bir reklam da olamaz. Hem böyle bir rekorun kırılmasında payınız olacak hem de manevi bir yön üstlenmiş olacaksınız. Bu size mutlaka reklam bazında ekonomik olarak da gelir getirecek. Bu gibi sorunlara rağmen gittim ve bize 20 metre demelerine rağmen 22 metreye problemsiz bir şekilde inip çıkarak rekoru kırabildim.

Bu yıl da yetiştirdiğim engellenen kardeşlerim için bir yol açabilmek adına tekrar rekor denemesi yapmayı planlıyorum. Engellenen diyorum çünkü engelli olanlar yollar, köprüler, toplu taşıma araçları, mimari yapılar aslında. Bunların hepsi engellenen insana uygun şekilde yapılsa engel falan kalmıyor ortada.

İlk rekorumda aynı gün başka bir serbest dalgıç arkadaşım da rekor kırdığı için ulusal basın bizim yerimize daha çok ona yer verdi. Biz diyorum çünkü ben bu rekor denemesini 8.5 milyon engellenen kardeşim adına yapıyorum. Bu sene daha iyi bir PR çalışması ve daha kapsamlı bir organizasyonla bu rekoru geliştirmek istiyorum.

Bu kez hedef kaç metre?

Bu yıl hedefimiz 30 metre. Aslında bunu daha da artırabiliriz ancak ben rekorun ulaşılabilir olmasını ve arkadan yetişen arkadaşların bunu geliştirmelerini istiyorum. Değirmendere’de 17 Ağustos depreminde suyun altında kalan bir kent var. Suyun altını tamamen aydınlatacağız, canlı yayınlarla oradaki görüntüyü dev ekranlara vereceğiz ve ben oraya inip çıkacağım. Bölgede depremi görsel olarak anlatan bir tek orası kaldı artık. Hem insanlara depremi hatırlatmak hem de kaybettiğimiz insanları ağlayarak değil de böyle bir rekorla analım istiyorum.

Geri dönüp baktığında seni en çok gururlandıran başarıların hangileri?

Her gün uyanıp, nefes alıp, gözünü açmak başarmaktır zaten. Ben bununla da mutlu oluyorum yani. Tabii ki benim için en önemli mutluluk kaynaklarından biri de eşim ve oğlum. Mutluluk insana çok uzakta değildir, sadece nerede aradığımızı bilmek lazım.

Bir yandan motivasyon konuşmaları da yapıyorsun değil mi? Bu konuşmalarda genel olarak nelerden bahsediyorsun?

Orada genelde hayat hikayemi anlatıyorum insanlara. Fabrikalarda, özel üniversitelerde, iş yerlerinde veya birebir olarak; kişisel gelişim, farkındalık ve motivasyon eğitimi veriyorum. Biraz önce üç gün boyunca toprağın altında beklemekten, bir yaşam felsefesinden bahsettim. Bunları aktarıyorum insanlara ve bunların bir kitapta, kıyıda köşedeki bir bilgi değil de tamamen gerçek olması ve karşılarında durması çok daha ikna edici geliyor insanlara.

Oradan kazandığım parayla yine engellenen kardeşlerimin işlerini organize ediyorum. Bir sebepten kolunu, bacağını kaybeden insanlar biliyorlar artık beni ve bana ulaşıyorlar. Çıkıp o insanlara gidiyorum ben. Hani derler ya “Eşekten düşenin halinden eşekten düşen anlar” diye. Ben de çıkıp gidiyorum onlara. Bu ziyaretlerin hiçbir zaman maddi karşılığı olamaz benim için. Bu yüzden öbür taraftan finanse ettiğim işi buraya harcıyorum.

Birçok sporu yapıyorsun. Bunlar arasında senin kişisel olarak favorilerin hangileri?

Ben dalış diyorum çünkü anne karnının huzurudur dalış. Hiçbirini ayıramam aslında yelkene de “Rüzgarı içmek” derim. Kayaya tırmanırken görmediğin bir taşa güveniyorsun. İçinde akrep, çiyan veya diken mi vardır bilmiyorsun, onun seni yükselteceğini biliyorsun sadece. Bu üçü benim için bambaşka. Su kayağı derseniz hız benim için çok güzel bir şey. Serbest dalışta meditasyonu yakalıyorum. Kalbime yavaş atmasını, diyafram kasıma vurmamasını söylüyorum. Gözünüze, elinize, kulağınıza hükmedebilirsiniz ama kalbinize atma diyebilir misiniz? Burada da onu öğreniyorsunuz. Hepsi etimden, canımdan bir parçam benim.

Buradan teşekkür etmek istediğin, seni destekleyen sponsorlar var mı?

Değirmendere Sualtı Sporları Topluluğu ve oranın başkanı Murat Kulakaç her zaman arkamda durmuştur. Sağlık kontrollerimi dünyanın sayılı kalp profesörlerinden biri olan Teoman Kılıç yıllardan beri gönüllü bir şekilde yapıyor. Onlara buradan çok teşekkür ederim. Umarım ileride daha çok sponsorum olur ve ben size buradan 45 dakika boyunca onları sayarım (gülüyor)!

Bundan sonrası için denemek istediğin başka bir spor var mı?

Bir tek uçmak yani yamaç paraşütü kaldı. Yükseklik korkum var demiştim ancak onu da tandem yapmak istemiyorum. Öğrenip kendim yapacağım. Önümüzdeki haftalarda kitesurf eğitimine başlayacağım onunla belki ufak uçuşlara başlayabilirim! Artık beni Yunan adasına mı götürür yoksa Tekirdağ’dan mı çıkartır bilemiyorum (gülüyor).