Mobilemenu
Profile

Yüksek Rakımda Fotoğraf Tutkusu: Erdi Yılmaz

Erdi Yılmaz, klasik bir Alpinist tırmanışçı gibi sadece sırt çantası ve matıyla dağa gitmiyor. O anı insanlara yaşatmak adına yanına kameralar, flaşlar, tripodlar, lensler, ekstra aydınlatma ekipmanları da alıyor. Böylece klasik bir dağcının iki katı yük ile fotoğrafçılık ve dağcılık tutkusunu birleştiriyor. Erdi Yılmaz’ın yüksek rakımda geçen hayatına davetlisiniz!

Öncelikle bize özetle kendinden bahseder misin?

1983 Antalya doğumluyum, ilk orta ve lise öğrenimimi Antalya’da tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesinde lisans, ardından Hacettepe Üniversitesi’nde yüksek lisansımı tamamladım. Şu an da Ankara Üniversitesi’nde Eğitim Teknolojisi alanında doktora tezimi tamamlamak üzereyim. Bir yandan da Uşak Üniversitesi’nde bilgisayar alanında öğretim görevlisi olarak çalışıyorum. Akademik anlamda bu kadar yoğun bir hayattan bir nebze olsun uzaklaşmak amacıyla uzun yıllardır dağcılıkla uğraşıyor ve fotoğraf çekiyorum.

Şu günlerde hepimiz biraz olsun fotoğraf çekmeye meraklıyız. Sen profesyonel olarak fotoğraf çekmeye nasıl başladın?

Aslında fotoğraftan önce ben bu işe dağcılıkla başladım diyebilirim. Liseye başladığım 1998–1999’lu yıllarımda Antalya’daki bir takım özel dağcılık kulüplerinin etkinliklerine katılıyordum. Antalya ve çevresindeki dağların birçoğuna dağ yürüyüşü ya da kamp etkinlikleri gerçekleştiriyor ve hoşuma giden yerleri filmli makinemle amatör bir ruhla fotoğraflıyordum. Tabii ki o dönemlerde sosyal medya gibi bir platform olmadığı için paylaşma mantığı yoktu, sadece fotoğrafları bastırtıp albümlerimde saklıyordum. O dönemlerde fotoğrafa dokunmak ayrı bir keyif veriyordu.

2000’li yılların başında dijital fotoğraf makineleri yeni ortaya çıkmış ve filmli makinelerden dijitale doğru bir geçiş furyası başlamıştı. Ben de 512K fotoğraf çeken (1 mega piksel bile değil J) bir dijital fotoğraf makinesi ile tanışmıştım. Lise döneminde Antalya’da bisikletle gezdiğim yerleri fotoğraflayarak ilk fotoğraf arşivim oluşmaya başladı. İlk profesyonel makineme ise 2003 yılında kavuştum. O yıllardan beri 3-4 profesyonel makine eskittim, özellikle dağcılık konseptinde fotoğraf çekince çok fazla body ve lens eskitmek gerekebiliyor. Çünkü dağlarda, zirvelerde düşürüp kırmanız an meselesi, maalesef defalarca düşürüp kırdığım ya da kaybettiğim oldu.

Türkiye’de çok fazla yer fotoğrafladın, keşfettin. Bize çok fazla kişi tarafından bilinmeyen ama görülmesi gereken birkaç yer söyleyebilir misin?

Benim için en özel bölgelerden biri şüphesiz Toros Dağları’nın bir bölümünü oluşturan Niğde, Adana ve Kayseri’yi kapsayan bölgede kalan Aladağlar’dır. Aladağlar bölgesi 50’den fazla zirvenin bulunduğu ve bunların birçoğunun 3000 mt. üzerinde olduğu bir milli parkımızdır. Aladağlar’ın derinliklerinde çok fazla kimsenin görmediği, uğramadığı, yaylalar, göller ve vadiler var. Araç yolu da olmadığı için bu bölgelere saatler hatta günler süren yürüyüşlerle ulaşılabiliyor. Temmuz ortası Dipsiz Göl mevkiinde kar keyfi yaşamak, Direktaş’ın altında göl manzarasının keyfini çıkartmak, Demirkazık Dağı’nın azametini hissetmek veya Cimbar mevkiinde kaya tırmanış rotalarını keşfetmek için Aladağlar ve Aladağlar’ın derinliklerini tüm doğaseverlere tavsiye ederim.

Seyahatler, tatiller hep tekdüze ve rahatlığa göre planlanıyor. Bunu şekillendirmek için neler yapılabilir? Sen seyahatlerini nasıl planlıyorsun?

Bir hobi ya da uğraşa vakit ayırabilmenin tamamen kişisel istek ve güdülenmeyle ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum. Çevremde çoğu arkadaşı gözlemlediğimde, -zaman yokluğundan şikayetçiler. Hadi kampa gidelim dediğim zaman, benim vaktim yok, bugün kampa gidemem diyor ama bakıyorsun akşam akşam TV’de maç var onu kaçırmıyor! Bence “istemek” önemli. Bir şeyi gerçekten istiyorsanız o işi gerçekleştirebilmek için başka şeylerden feragat edip vakit ayırabilirsiniz.

Örneğin hafta sonu gideceğim dağları hafta içinden takip etmeye başlıyorum. Özellikle benim için hava durumu önemli. Dağlarda dondurucu ve ölümcül tipi, kar fırtınası gibi durumlarla karşılaşmak olası. O nedenle mutlaka öncesinden hava durumunu takip ederek planlamalarıma başlıyorum. Çoğu yere kamp yükünü yaya olarak taşıdığım için rotayı, GPS kayıtlarını ve varsa benden daha önce giden kişilerin etkinlik raporlarını okuyarak kendi etkinliğimi planlarım. Zaman konusunda ise uygun bir gün olduğunu anladığım anda giderim. Mesela akşam 5 buçukta işten çıkıp, kampa gidip, gece boyu fotoğraf çekip, sabah 8:30’da işe geri döndüğüm çok olmuştur. Dediğim gibi her şeyin başı bir şeylerden feragat edip, istemek.

Fotoğraflarından ve anlattıklarından anladığımız üzere kamp hayatını fazlasıyla yaşayan birisin. Bu tutku nasıl başladı ve hayatını nasıl yönlendiriyor biraz anlatır mısın?

Dağ tutkusu benim için çocukluk yıllarımda başladı diyebilirim. Ortaokul ve lise dönemlerinde özel dağcılık kulüplerinin yürüyüş etkinliklerine katılarak bu işe ilk adımımı attım. Memleketim Antalya’dan ayrılıp da Ankara’da üniversiteye başladığımda da hemen dağcılık kulübüne üye oldum. Üniversitenin kulübünde yaz temel, kış temel ve kaya tırmanış ve kış ileri eğitimlerimi tamamladım. Üniversite kulüplerinde bu işler silsile şeklindedir, siz eğitimlerinizi tamamladıkça alttan gelenleri eğitmeye başlarsınız. Daha sonradan gelenlere kendim eğitim vermeye başladım ve yıllar yılı böyle devam etti.

Dağda yaşam benim için bir tutku ve bu işi gerçekten çok seviyorum. Bir süre sonra hayatınızı mevsimlere, havanın durumuna ve yıldızların o geceki pozisyonlarına göre şekillendirmeye başlıyorsunuz. Kamp gecesi fotoğraflarının bendeki yeri ayrıdır. O nedenle mutlaka güneşin batışı, mavi saatler, ayın pozisyonu, ayın yüzde kaçının görünür olduğu, havadaki nem oranı, samanyolunun pozisyonu gibi verileri düzenli takip ederim.

Dağcılığın bir parçası da kamp yapmak olduğu için ikisini birlikte yürütüyorsun diyebiliriz.  İkisi içinde senin için öne çıkan hangisi?

Az önce de söylediğim gibi benim için öncelikli olan dağcılıktır. Dağcılık içinde farklı disiplinleri barındıran bir alan. Kampçılık, Alpin tırmanış, kaya tırmanışı, arama kurtarma gibi. Bunların hepsi sistemin birer öğesi ve bu sistemin öğeleri birbiriyle ilişkili şekilde çalışıyor. Türkiye’nin 3500 mt. üstü birçok dağına tırmandım. Antalya Toroslar’dan, Niğde Aladağlar’a, Hasan Dağı, Erciyes, Kaçkar Dağı, Ağrı Dağı, Süphan Dağı gibi önemli dağlarımıza tırmandım.

Doğada kendini nasıl hissediyorsun?

Şehir hayatının stresinden uzakta, sessiz bir yerdeki huzuru başka bir yerde bulmak zor. Doğada olmak kendimi keşfetmemi sağlıyor. Çoğu zaman dağa tek başıma gidiyorum. Özellikle tek gittiğim günlerde gerçek manada huzur ve arınma süreci yaşıyorum diyebilirim. En yakın şehir merkezinin 6-7 saatlik yürüyüş mesafesinde olduğu bir yerde tek başınıza bir gece geçirdiğinizde gerçek manada huzuru bulabiliyorsunuz. Kalabalık kampları çok sevmiyorum. Kalabalık kamplarda o sükûneti bulmak güç olabiliyor. Her ne kadar yorulsam da, saatlerce yürümüş olsam da şehre geri döndüğümde daha dinç hissettiğimi söyleyebilirim.

Fotoğraflarındaki o anı nasıl yakalıyorsun?

Fotoğraf için anı kendim kolluyorum. Çoğu doğa fotoğrafçısı rastgele o anı yakaladığını belirtse de ben çoğu zaman o anın yaratılması için hayli emek harcıyorum. Çünkü bir stüdyo fotoğrafçısı ya da klasik gezi fotoğrafçısı değilim. Yakaladığım anlar da kolay olmuyor. Örneğin Erciyes Dağı kış zirve tırmanışında çektiğim bir fotoğrafı düşünelim. Hava tahminen -20 derece, yoğun bir rüzgar, yüzünüze vuran buz parçaları acıtıyor, 4000 mt.’ye yakın bir irtifa, gün doğmak üzere, uzun ve yorucu bir yürüyüşün ardından arkadaşlarla beraber tırmanıyoruz. Sırtımda ağır bir çanta, ayaklarımda buz kramponu, elimde buz kazması tırmanıyorum, tüm bunları yaparken bir de onların tırmanışını çekmem lazım. Hava aşırı soğuk, kaz tüyü eldivenlerle makineyi kullanmak mümkün değil, eldivenleri mecburen çıkartıyorum, ellerim donsa da makinenin ayarlarını yapıp o deklanşöre basıyorum. Bazı anlar gerçekten kolay yakalanmıyor…

Fotoğraf çektikten sonra “editing” süreci senin için nasıl işliyor, nasıl düzenlemeler yapıyorsun?

Dağda fotoğraf çekim sürecini tamamladıktan sonra benim için en büyük sıkıntı SD karta zarar getirmeden sağ salim tüm fotoğrafları eve ulaştırabilmek. İlk işim fotoğrafları hem evdeki harici bir hard diske hem de sanal bir sunucuya yedeklemek. Bu işlemden sonra kendimi daha rahat ve özgür hissediyorum. Mesela bir seferinde Bursa Uludağ kış tırmanışı dönüş yolunda sağlam kar ve tipiye yakalandım. Makinem su aldı ve kartım bozuldu. Yaptığım çekim boşa gitti. Tekrar bazı anları yaşamak, aynı fotoğrafları çekmek imkansıza yakın. Bilgisayardaki düzenleme süreci benim için çok kısa sürüyor çünkü temel renk, parlaklık ve kontrast dışında bir müdahalede pek bulunmuyorum. Fotoğraflarımı genelde sıra dışı mekanlarda çektiğim için fotoğrafın hikayesi benim için daha önemli oluyor.

Albümlerinde fazlasıyla karlı kışlı fotoğraflar görüyoruz. Kış insanı mısın, zorlu şartları seviyor musun?

Tam manasıyla kış insanıyım diyebilirim. Kar, kış, soğuk ve ağır şartları çok seviyorum. Soğuk ve karda daha iyi işler çıkartabildiğimi düşünüyorum. Bu şekilde daha özgün işler ortaya koyabiliyorum. Örneğin bu kış Kars’ta donmuş Çıldır Gölü üzerinde bir gece geçirdim. Ocak ayı ortası hava oldukça sertti, şartlar ağırdı. Bu tür yerlerde görebileceğiniz pozlar genellikle gündüz vakitlerinde donmuş göl üzerinde atlı kızağa binen insanlar veya balık tutan bir köylü olur. Çıldır’da bir kamp gecesi çekilmiş pozlara, yıldız pozları çekenlerin fotoğraflarına rastlamak pek mümkün değil, işte bunu seviyorum. Tabii Çıldır’da kamp yapan yok değil mi? Yüzlerce kişi var ama herkesin gerçekleştirdiği aktiviteden beklentisi farklı. Özgün işler ortaya koyabilmeyi seviyorum. O nedenle kış ve ağır şartlar tam bana göre.

Şüphesiz bir sürü ilginç anın vardır. Unutamadıklarından bir tanesini bizimle paylaşır mısın?

2003 yılı Şubat ayı ortalarıydı. Havanın en soğuk olduğu günlerden birinde Niğde Aladağlar’a kış tırmanışına gitmiştik. Hedefimiz Lahit Kaya’ya tırmanmaktı. Sulağankeler denilen kamp yerine doğru yürüyüşe geçtik. Sırtımızda yaklaşık 20-25 kg. kamp yükü, dizlerime kadar gömüldüğüm bir karda yaklaşık 8-9 saat kara bata çıka ilerledik. Malum öğrencilik hali, şu an kullandığım profesyonel dağcılık botlarımı henüz almamış, deri botlarımla ilerliyordum. Deri botlarım su almasın diye dışına komple vazelin sürmüştüm. Sabah başlayan yürüyüşümüz, akşam saatlerine kadar sürdü bu yüzden botların dışına sürdüğüm vazelinden eser kalmamıştı. Kampı kurduk, çadırlara geçtik.  Botlarımı çıkartıp çadıra geçtiğimde parmaklarımın mosmor olduğunu fark ettim. Soğuk ısırığı olmuştum yani parmaklarım donmuştu! Tabii bir hayli panikledim ancak o şartlarda geri dönmek imkansızdı. Üstelik geri dönüş için bir haftamız vardı. Durumu kimseye haber vermeden, kendi kendime parmaklarıma masaj yaparak toparlamaları için hayli uğraştım. Ancak özellikle sol ayak parmaklarıma dokunuyor ve hiç hissetmiyordum. Ocak yaktım ve ocağın kenarında bir süre daha ayaklarımı ısıttım. Sağ ayağım kendine geldi ama sol bir türlü kendine gelmiyordu. Bir hafta bu halde geçti, çığ riski nedeniyle zirveyi de yapamadık ve şehre geri döndük. Artık doktor müdahalesi için çok geçti. Parmağım hissiz olarak kaldı, şu an hala hissetmiyorum (gülüyor).

Profesyonel bir şekilde fotoğrafçılık yapmak isteyenlere ne gibi önerilerde bulunursun?

Profesyonel fotoğrafçılara önerim, kendilerine bir alan belirlemeleri. Portreyse portre, doğaysa doğa, stüdyoysa stüdyo, kampsa kamp fotoğrafçısı olmaları. İşin daha da önemli kısmı, o alanda en iyisi olmak için çalışmaları ve özgün işler ortaya koymaları. Maalesef günümüzde birçok profesyonel fotoğrafçı taklitten öteye gidemiyor. Fotoğrafta özgünlük benim en çok dikkat ettiğim konulardan biri. Özgün işler ve ürünler ortaya koymak ülkemizde alanımızın gelişimine de çok katkı sağlayacaktır. Güzel fotoğraf çekmek göreceli bir kavramdır, o nedenle güzel fotoğraflar çekebilmek için çok fotoğrafa bakmak gerekir. Sitelerden sosyal medyadan çok fotoğrafa bakın, analiz edin, nasıl çekmiş olabileceğine kafa yorun. Gerisi bir şekilde gelir.

Bir diğer önerim de etik davranış sergilemeleri olacaktır. Fotoğrafçılık alanında etik konusunda maalesef çok başarılı bir toplum değiliz. Fotoğrafçıların yaptıkları işe sanat gözüyle bakmaları ve etik ilkelere dikkat etmeleri, bu sanatın ülkemizde gelişimi adına önemli bir adım olacağını düşünüyorum. Maalesef bu konularda başı çok ağrımış biriyim, fotoğraflarımın izinsiz kullanılmasından, şehir billboard’larına afişe edilmesine, photoshop’la üzerinde oynanıp üzerlerinden imzalarımın silinip farklı profesyonel fotoğrafçıların ismiyle anılmasına kadar etik dışı birçok davranışa maruz kaldım. Bu nedenle etik konusunu önemsiyorum.

Peki herhangi bir tutkusu için bir türlü harekete geçememiş, başlamaya korkan, endişeleri olan insanlara neler söylemek istersin?

Dağcılık ve kamp konusunda henüz harekete geçememiş yüzlerce kişi direkt ya da sosyal medya yoluyla benimle iletişim kuruyor. Nereden başlayacaklarını bilmediklerini söylüyor ve ekipmanların çok pahalı olduğundan şikayetçi oluyorlar. Ekipman tamamen kişisel bir tercihtir. Her ekipmanın mutlaka hem ucuzu hem pahalısı vardır. Her şeyin en kalitelisi olacak diye bir durum yok. Hiç ekipmansız da dağa çıkabilirsiniz. Ağrı Dağı’na Doğubayazıt ilçe halkından kaç çobanın kundura ile tırmandığını bir araştırsınlar mesela! Yani her şey para değil. Önemli olan bu işe gönül vermek ve istemek. Gerisi bir şekilde yürüyor. Bu işe meraklı ve istekli kişiler bulundukları ile bağlı olan dağcılık kulüplerinden destek alabilir, onlara üye olup eğitimlerine katılabilir. Üniversite kulüpleri bu konuda çok aktiftir. Ben üniversite kulüplerini tavsiye ederim.

Korku konusuna gelince, gençlerimizin en büyük korkusu vahşi hayvanlar. Yani belki inanamazsınız ama bana gelen 100 mesajın en az 30-40 tanesi “Vahşi hayvanlardan kendinizi nasıl koruyorsunuz?” sorusu oluyor. Bu soru bana gerçekten çok komik geliyor. Sanki her gün çadıra saldıran bir ayı haberi alıyormuşuz gibi bir algı var ki bu son derece yanlış. Ülkemiz vahşi hayat bakımından son derece güvenli ve sorunsuz. Temel kurallara uyduğunuz ve hayvana saygı duyduğunuz sürece ne dağda ne yaylada vahşi hayvanlardan endişe etmeye gerek yok. Unutulmaması gereken şey; biz dağa gidiyorsak vahşi hayvanın yaşam alanına girdiğimizdir.

Bir kitap okudum veya bir film izledim hayatım değişti dediğin veya sana ilham veren bir eser var mı?

1985 yılında yaşanmış gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanmış olan Touching the Void (2003) filmi beni çok etkilemiştir. İki dağcının tırmanış esnasında yaşadıkları beni çok etkiledi. Hayatıma yön verdiğini düşündüğüm önemli filmlerden biri olduğunu söyleyebilirim.

Sırada neler planlıyorsun?

Sıradaki planım karların yağması (gülüyor)! Kar ülkemize aslında Ekim ayı itibariyle yağmaya başlıyor ama kolay ulaşılabilir dağlara henüz kar yağmadı. Mecburen kış dönemini beklemek gerekiyor. Kar yağışıyla beraber 3000 mt. ve üstü irtifaya sahip yüksekliklere çıkıp kamp kurmak ve fotoğraf çekmek planındayım…

Son olarak Advenport takipçilerine söylemek istediğin bir şey var mı?

Advenport takipçilerine bu söyleşimi okudukları için öncelikle teşekkür ediyorum. Doğadan korkup endişe etmemelerini, zaman ve para yokluğunu bahane etmeden istedikleri mevsimde ve şartta doğaya kaçabileceklerini söylemek istiyorum. Ülkemiz her türlü doğa ve iklim şartı bakımından gerçekten harika bir konumda. Keşfedilecek onlarca dağ, tepe, göl, yayla varken kendi kabuklarına sıkışıp kalmamalarını ve harekete geçmelerini öneriyorum. Dilerlerse benimle de irtibat kurabilirler. Ben elimden gelen desteği onlara sağlarım.

Erdi Yılmaz'ın Resmi Web Sitesi: www.erdiyilmaz.com

Instagram'da Erdi Yılmaz'ı takip etmek için buraya: www.instagram.com/erdiyilmaz83

Erdi Yılmaz'a mail üzerinden ulaşmak için ise buraya: info@erdiyilmaz.com